include_once("common_lab_header.php");
Excerpt for Kırık Rapsodi by , available in its entirety at Smashwords

KIRIK RAPSODİ



Neslihan Stamboli




Smashwords Edition

Copyright 2019 Neslihan Stamboli




Smashwords Edition License Notes

This ebook is licensed for your personal enjoyment only. This ebook may not be re-sold or given away to other people. If you would like to share this book with another person, please purchase an additional copy for each recipient. If you’re reading this book and did not purchase it, or it was not purchased for your enjoyment only, then please return to your favorite retailer and purchase your own copy. Thank you for respecting the hard work of this author.

İçindekiler


Haziran 2004: İstanbul

BİRİNCİ PERDE

Birinci Tablo

Sahne 1

Sahne 2

Sahne 3

Sahne 4

Sahne 5

Sahne 6

Sahne 7

Sahne 8

Sahne 9

Sahne 10

Sahne 11

Sahne 12

Sahne 13

Sahne 14

Sahne 15

Sahne 16

Sahne 17

Sahne 18

Sahne 19

Sahne 20

Sahne 21

Sahne 22

Sahne 23

Sahne 24

Sahne 25

Sahne 26

Sahne 27

Sahne 28

Sahne 29

Sahne 30

Sahne 31

Sahne 32

Haziran 2004: İstanbul

İkinci Tablo

Sahne 33

Sahne 34

Sahne 35

Sahne 36

Haziran 2004: İstanbul

Sahne 37

Sahne 38

Sahne 39

Sahne 40

Sahne 41

Sahne 42

Haziran 2004: İstanbul

Sahne 43

Sahne 44

Sahne 45

Haziran 2004: İstanbul

Üçüncü Tablo

Sahne 46

Sahne 47

Sahne 48

Sahne 49

Sahne 50

Sahne 51

Sahne 52

Haziran 2004: İstanbul

Sahne 53

Sahne 54

Sahne 55

Sahne 56

Sahne 57

Haziran 2004: İstanbul

İKİNCİ PERDE

Dördüncü Tablo

Sahne 58

Sahne 59

Sahne 60

Sahne 61

Ağustos 2005: İstanbul

Sahne 62

Sahne 63

Sahne 64

Aralık 2005: Budapeşte

Sahne 65

Sahne 66

Sahne 67

Ocak 2006: Budapeşte

Sahne 68

Sahne 69

Sahne 70

Şubat 2006: İstanbul

Neslihan Stamboli hakkında

Neslihan Stamboli’nin diğer kitapları

Neslihan Stamboli ile temasa geçmek için




Anneannem

Erzsébet de Kandó Egerfarmos Sztregova Marcali Bayındırlı’nın anısına

(4 Nisan 1904 - 14 Temmuz 1966)




Mutluluk, arzuların tatmin olması ile ıstırapların başlaması arasındaki kısacık bir soluktur.

Gyula Krúdy

Haziran 2004
İstanbul

Rüya her aile yemeğinde olduğu gibi bu akşam da yerinden kıpırdayamayacak kadar çok yemişti. Annesi yine ipin ucunu kaçırmış ve bir orduyu doyuracak kadar yemek yapmıştı. Kaç kişiydiler? Yirmi beş, otuz? Kardeş çocukları, kardeş torunları, onun yengesi, bunun eltisi, şunun halasının torununun kocası... Bazen kime nasıl hitap etmesi gerektiğine bile karar veremiyordu. İlerlemiş yaşına inat sadece adıyla çağrılmak isteyenler, genç olmasına rağmen saygı gösteren unvanlarla anılmaktan hoşlananlar, kesinlikle sizli bizli olunması gerekenler, laubaliliği samimiyet sananlar... Her türlüsü vardı. Aslında dünyanın dört bir yanına dağılmış dallı budaklı geniş ailesinin sadece küçük bir kısmıydı bu. Annesi değme davet organizasyonu şirketlerine taş çıkartacak bir özen ve titizlikle herkese haber salmış ve New York’tan Kâbil’e kadar ailede kim var kim yok çağırmıştı ama hayalindeki büyük aile toplantısını yine gerçekleştirememişti. “Maalesef çok eksiğimiz var,” diye yakınıp duruyordu.

Rüya önündeki tabakta dizili buz kesmiş pirzolalara şöyle bir baktı. İskemlesini geriye itti. Çeşit çeşit ordövrler, ara sıcak, sıcak ve daha da sıcak yemeklerle karınlarını tıka basa doyurmuş olan misafirler yavaş yavaş kendilerini tatlı bir rehavete teslim etmeye başlamışlardı. Kimisi oturduğu yerde iyice kaykılmış, sıkmaya başlayan pantolonunu veya eteğini çekiştire çekiştire rahatlamaya çalışıyor; kimisi yediklerini biraz olsun hazmetmek ve tatlılara yer açmak ümidiyle bahçeyi arşınlıyordu. Ama yine de hiçbiri sohbet etmekten vazgeçmiyordu. Etrafını kuşatan betonarme binalara tezat, üç yanını çevreleyen çamların arasında hâlâ dingin bir vahayı andıran bahçenin sessizliğinde yankılanan konuşmalar Rüya’ya fazla gelmeye başlamıştı bile. Nemli haziran gecesinin tüm yapışkanlığıyla üzerine çöktüğünü hissediyordu.

Her zaman gençlerin masasında oturmayı tercih eden ninesi Alexandra’ya baktı. Aslında nine lafından nefret eden Alexandra, “Ben sizin büyük anneannenizim,” derdi. Ama o, akrabalık derecesi ne olursa olsun herkesin, hatta akraba olmayanların bile, Mami’siydi. Artık ne Alexandra’ydı, ne de Alex. Sadece Mami’ydi. Ne kadar huzurlu görünüyordu. Arkasına yaslanmış, ellerini kucağında kavuşturmuş, rehavet dolu bir gülümsemeyle misafirleri izliyordu. Geceleri çöken neme rağmen, verandada yemek yenilmesine kesinlikle itiraz etmiş ve, “Gökyüzünü görmeliyim,” diyerek sofraları çimenlerin üzerine kurdurtmuştu. Kızı Nili, torunu Aslı ve torununun kızı Rüya’yla birlikte oturduğu kadınlar kalesi bu evde, zaman zaman öyle görünmese de, onun sözü geçerdi. Şu anda oturdukları ince uzun masa, yine Mami’nin isteği üzerine, bahçe duvarını sarmış morsalkımların yakınına, akasya ağacının altına kurulmuştu. Rüya bakışlarını böylesine durgun bir gecede bile kıpır kıpır olan akasya yapraklarının arasından göz kırpan yıldızlara çevirdi. Biraz sonra bir yıldız kaydı.

Maradj velem,” diye mırıldandı. Mahmur gözleri, kayıp gitmiş yıldızın arkasından bir süre daha gökyüzünde takılı kaldı.

“Ne diyorsun Allah aşkına?” diye sordu karşısında oturan Attila.

Attila annesinin kuzeniydi. Rüya’dan on beş yaş büyük olmasına rağmen, akran gibiydiler. Yıllardır gazeteci olarak dünyanın dört bir yanını dolaşmış olan ve şu sıralar Kâbil’de çalışan deli dolu Attila, çok nadir görüşseler de, en sevdiği akrabalarından biriydi.

“Mami her yıldız kaydığında böyle der. Macarca.”

Masanın başında oturan Mami’nin, “Maradj velem,” diye mırıldandığını duydular. Dudaklarının kenarlarında hafif bir gülümsemeyle, doksan dört yılın, güzelliğinden hiçbir şey eksiltemediği su yeşili gözlerini gökyüzüne çevirmişti. Yıldızları içine çekmek istercesine derin bir nefes alarak bir an gözlerini kapattı ve sonra yavaşça açtı. “Hep yanımda ol.”

“Rüya!”

Rüya’nın üzerine çökmeye başlayan rehavet bir anda dağılıverdi. Anneannesi Nili, Boğaz’a nazır yüzme havuzunun kenarına kurulmuş diğer sofralardan topladığı tabaklarla mutfağa doğru giderken aniden duraklamıştı. “Rüyacığım. Bırak yıldızları seyretmeyi de yemeğini bitir lütfen. Çok geç oldu artık.”

Yirmi beş yaşında kazık kadar kız olmuştu, ama anneannesi bayılırdı ona bebek muamelesi yapmaya. Tabii işine geldiğinde. İşine gelmediğindeyse, “Koskocaman kadın oldun artık,” diye çıkışmayı da çok iyi bilirdi.

Rüya, “Daha fazla yiyemeyeceğim anneanne. Lütfen karışma,” diye terslendi. “Hem sen biraz misafirlerle otursana. Sonra beraber toplarız.”

“Eğer pasta yemeyi düşünüyorsanız, yavaş yavaş işe koyulmak lazım. Öyle değil mi küçükhanım?”

Anneannesinin sesindeki alayla karışık azar Rüya’yı her zaman deli ederdi. Uzun ve sıska kollarını iki yana açarak sinirle gerilmiş dudaklarının arasından Attila’ya, “Evet, ama acelemiz ne?” dedi. Bunu aslında anneannesine söylüyordu.

“Acelemiz mi ne? Saat on oldu. Birazdan insanların uykusu gelecek.” Nili, düzeninin bozulduğunu düşündüğü evi bir an evvel eski haline getirmek konusunda kararlı görünüyordu. Elinde tuttuğu tabaklardaki artıklardan kendilerine de bir pay çıkacağını bilen İrlanda setterleri Kızıl ve Kestane, sahibelerinin sarı uzun şilebezi elbisesinin eteklerine sürüne sürüne etrafında fır dönüyorlardı. “Durun edepsizler! Sabırlı olun biraz. Durun!” Aniden yumuşayıveren ses tonunda hiç kimseye göstermediği bir şefkat vardı. Altmış dokuz yaşını inkâr eden hafif adımlarla hoplaya zıplaya gözünün nuru köpekleri peşinde eve doğru yürüdü.

Rüya rehavetinin dağılmasını fırsat bilip bir sohbet başlatmak ümidiyle Attila’ya döndü. “Evet sevgili Attila. Bugün itibariyle kırk yaşını doldurmuş olgun bir erkek olarak kendini nasıl hissediyorsun?”

“Yaşlı.”

Damarına bastığını bile bile sataşmaya devam etti. “Aile kurmak gibi bir niyetin yok mu?”

“Ya senin?”

“Ben daha yirmi beş yaşındayım. Sense…” Anneannesini aratmayan bir pozla sağ kaşını hafifçe kaldırdı. “Unuttuysan tekrar hatırlatayım. Kırk oldun. Kırk.” Bütün bu hengâmenin Attila’nın olgunluğa adım atışını kutlamak için olduğunu vurgulamak istercesine eliyle bahçeyi dolduran misafirleri gösterdi.

“Yine de sorumu tekrar ediyorum Rüyacığım. Ufukta evlilik var mı? Sinan çok iyi birine benziyor. Sahi, neden yok bu gece?”

Mutlaka anneannesi tembihlemişti bu konuyu açmasını. Üstüne çok geliyordu son zamanlarda. Gezip tozmaktan hasta olacağını, kendisine doğru dürüst koca olacak birini bulmanın zamanının geldiğini ve hatta geçmekte olduğunu tekrarlayıp duruyordu sürekli.

“Ailenin içinde ne işi var onun? Etrafta akraba olmayan birini görüyor musun?” Rüya koluyla sadece bahçeyi değil, sanki bütün dünyayı içine alan yarım bir daire çizdi.

“Senin sorunun ne biliyor musun Rüya?”

“Benim sorunum mu var sence?”

Rüya kendi kazdığı kuyuya kendi düşmek üzereydi. Attila’nın karşılığını beklemeden sıkıntıyla, “Gidip annemin pastayı hazırlamasına yardım etsem iyi olur,” dedi ve hızla masadan kalktı. Eve doğru yürürken Attila’nın sorusunu aklından çıkarmaya çalışıyordu.

Verandadaki açık büfeye tatlılar gelmişti bile. Bu geceyi, mükemmel olması için, zevk almaktan ziyade bir görevi yerine getirircesine büyük bir çaba harcayarak düzenleyen annesi Aslı mönüyü yine abartmıştı. Kaç çeşit tatlı yiyebilir ki insan, diye düşündü. Çok güzel yemek yaptığı zamanlardan kalan bir alışkanlıkla her şeyde bir kusur bulan Mami’nin bile bayıldığı ve emektar Hatice’nin alçakgönüllülükle, “Sizden öğrendim madamcığım,” dediği bol kaymaklı ekmek kadayıfını görünce her şeyi unuttu. Tatlı tabaklarının yığılı olduğu iki kuleden birine uzandı. Sonra, pasta kesilmeden tatlıya geçerse, anneannesi Nili’den yiyeceği azarı düşündü ve vazgeçti. İçeri girdi. Mutfaktan annesinin sesi geliyordu.

“Şu tarafından tutsanıza şunu. Bozulacak şimdi. Neyse bırakın. Bırakın bana. Kendi başıma daha rahat yaparım.”

Belli ki mutfakta bir pasta servisi heyecanı yaşanmaktaydı. Böyle bir durumda annesinin yanına yaklaşmak cesaret isterdi. İki gündür dur durak bilmeden yemek pişirmiş olmasına rağmen enerjisinden hiçbir şey kaybetmemesi inanılır gibi değildi. Bu hırsına illet oluyordu. Kime, neyi ispat etmeye çalışıyordu ki? Her şey mükemmel olmalıymış. Neydi mükemmel dediği? Kime göre mükemmeldi?

Rüya bahçeye dönmesinin daha hayırlı olacağını düşündü. Aceleyle mutfaktan çıktı. Masadaki yerine oturdu. Mami, nadiren İstanbul’a gelen diğer kızı Lila’nın elini tutmuş, hasretle bir şeyler anlatıyordu. Attila’yla yarım bıraktıkları konuya geri dönmek istemediğinden, Mami’nin anlattıklarına kulak kabarttı.

“Geleceğim kızım. Eylül’de mutlaka yine geleceğim ziyaretinize,” diyordu. “Artık pek kolay seyahat edemiyorum, ama geleceğim. Bu sene de Nili’nin doğum gününü yine hep birlikte senin evinde kutlamalıyız.”

Rüya, herkesin Lila néni Lila teyze diye hitap ettiği büyük teyzesine baktı. Lila ve Nili, aralarında üç yaş fark olmasına rağmen birbirlerine neredeyse ikiz kadar benzerlerdi. Ve her ikisi de, yaşlandıkça iyice Mami’ye benzemeye başlamışlardı. Son yirmi senedir Ege’nin mavi sularıyla çevrili Simi Adası’nda yaşayan Lila ve kocası André, sevgili oğulları Attila’nın kırkıncı doğum gününü kutlamak üzere bir hafta önce İstanbul’a gelmişlerdi. Lila bir senedir görmediği oğluna kavuştuğu için sürekli gülümsüyor; yıllardır ayrı şehirlerde yaşadığı ve bir türlü doyamadığı kızı Giselle’in Paris’ten kopup gelebilmiş olmasına ne kadar sevindiğinden söz ediyor; torunlarını, hatta damadını bile alabildiğine şımartıyordu. Hepsi evin üst katında Nili’nin talimatları doğrultusunda belirlenen düzene göre hazırlanan ve Aslı’nın hiçbir eksiği olmamasına büyük özen gösterdiği odalarda kalıyorlardı.

Lila, “Giselle de gelecek çocukları alıp,” diyerek Mami’yi ikna etmeye çalıştı. “Bir ay kalacaklar. Mutlaka gelmelisin.”

Mami aniden Giselle’e döndü ve damdan düşer gibi, “Çocuklarının yaratıcılıklarını geliştirmelerine yardımcı oluyor musun tatlım?” diye sordu. “Daphné için geç bile kaldın. Oğlun içinse tam zamanı.”

Giselle’in kucağında uyuklayan minik Daphné, meraklı gözlerini aralayarak Mami’ye baktı. “Nereye geç kaldım Mamiciğim?”

Mami sanki kendi kendine konuşur gibiydi. “Rüya’yı hatırlıyorum da... On sekiz aylıktı.”

Konunun nereye varacağını iç sıkıntısıyla sezinleyen Rüya, gözlerini Attila’ya doğru devirerek, “Yine başladı,” diye fısıldadı.

“Onlara özgür olmayı öğretmelisin Giselle. En önemlisi bu. Özgür olabilmek. Şimdi, bu yaştayken öğretmelisin. Kendilerini zaten özgür hissediyorlarken özgür kalabilmeyi öğrenmeliler. Bilinçleri duygularına baskın çıkmaya başladı mı, artık her şey için çok geç olur. Daha konuşmayı bile öğrenmeden önce, duygularını serbest bırakmayı öğrenmeliler. Ruhlarına işlemeli bu. Kendilerini ifade ediş şekillerini sakın ola kısıtlama. Kalem, kâğıt, boya yetmez onlara. Eline ne gelirse ver. Tabii zararsız şeylerden söz ediyorum, çünkü bunlar ne bulurlarsa önce ağızlarına götürüyorlar.” Bir an durdu, yemekle arası hiç iyi olmayan Daphné’ye baktı ve gülerek, “Tabii yemek hariç,” dedi. Sonra tekrar Giselle’e döndü. “Bırak götürsünler. Bırak kendileri keşfetsin kalemin tadının iyi olmadığını ve başka bir işe yarıyor olması gerektiğini. Rüya daha küçücüktü...”

Çocuğu olmayan Attila’nın ve gözlerini açık tutmakta zorlanan Giselle’in bu saatte çocuk terbiyesi üzerine bir vaazı ne kadar ilgiyle dinleyebileceğini sorgulayan Rüya, “Mami, bu konu herkesin ilgisini çekmeyebilir,” diye araya girdi.

Mami, Rüya’nın dediklerini duymamıştı bile; belki de duymazlıktan gelmişti. Hafifçe minik Daphné’ye doğru eğildi. “Rüya senden çok daha küçüktü. İlk kez boya kalemi vermiştim eline. Önce hevesle ağzına götürmüştü. Hiç müdahale etmemiştim.” Ses tonunu değiştirmişti. Küçük bir çocuk gibi konuşuyordu. “Sonra baktı, emilecek bir şey değil. Çok da sert. Ve de lezzetsiz. Orasına burasına batırmayı denedi. Canı yandı. Bu sefer de yerlere vurdu biraz. Pek fazla ses de çıkarmıyordu. Ne işe yarar bu tuhaf şey, diye düşündü herhalde. Hooop. Çok tatlı renkli çizgiler çiziyordu. Aaaa, öbür kalemler de başka renk çizgiler çiziyor.” Tekrar Giselle’e kaldırdı bakışlarını. “Bırak kirlensinler.” Ses tonu yine eski ciddiyetine dönmüştü. “Duygularını, düşüncelerini istedikleri gibi, istedikleri ortamda serbestçe ifade etsinler.”

Lila, “Mami er veya geç ailemizde büyük bir sanatçı yetişeceğini söyler durur,” diyerek annesinin sözünü kesti. “Ve de bunun çok erken yaşta keşfedilmesi gerektiğini...”

Mami, “Zaten bir tane vardı Lilacığım,” dedi. “Dayın Károly hayattayken değeri fazla anlaşılmamış büyük bir sanatçıydı. Biliyorsun.”

Büyük bir ihtimalle sıkılıyor olmasına rağmen kibarlığından tüm dikkatini Mami’ye vermiş olan ve bütün sözcüklerini yazdığı romanlara saklayan André, yıllardır sönmeyen bir tutkuyla sevdiği karısı Lila’nın ailesiyle ne kadar gurur duyduğunu bir kez daha dile getirmek için sessizliğini bozdu. “Bir tane mi? Aman efendim, ailenizde büyük sanatçılardan geçilmiyor. Alçakgönüllülük ediyorsunuz.”

Mami bakışlarını Rüya’ya çevirmişti. “Şimdi de sen varsın Rüyacığım.” Sonra André’ye bakarak devam etti. “Büyük bir kabiliyeti var. Eğer biraz daha fazla resim yapmaya gayret eder ve bir zamanlar duygularını nasıl ifade edebildiğini…” Söyleyeceklerini vurgulamak ister gibi durakladı. “… Ne denli özgürce ifade edebildiğini hatırlamayı becerebilirse bir gün büyük bir sanatçı olacak, eminim. Söylemişti dersiniz.” Kaşlarını kaldırarak, müstehzi bir gülümsemeyle devam etti. “Ama şu anda maalesef sanatçı kimliğini daha ziyade pantolonuna ve ayakkabılarına boya damlatarak ve o güzelim kumral saçlarının bir tutamını kıpkırmızı boyayarak ortaya koymaya çalışıyor.” Yanlış bir şey söylediğini fark eden ve kendini affettirmek için sevimli olmaya çalışan bir çocuk gibi muzipçe gülümseyerek elini Rüya’ya doğru uzatıp yanağından hayali bir makas aldı. “Ama o kırmızılık gözlerinin yeşilini de ortaya çıkartmıyor değil hani.”

Sohbetin vardığı noktadan pek hoşlanmayan, ama ne olursa olsun taparcasına sevdiği Mami’sine kızması mümkün olmayan Rüya, “Mamiciğim, yoruldunuz artık,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. “İsterseniz çardağın altına geçin. Nem çöktü, üşütmeyesiniz. Pastayı keserken sizi çağırırız.”

Mami yanından ayırmadığı ve zaman zaman sessiz müdahalelerinde sertçe yere vurmaktan çekinmediği fildişi başlı abanoz bastonunu arandı. André hemen ayağa fırladı; bastonunu uzatırken sandalyesini çekerek ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Mami, yılların yükünü inkâr edercesine sadece çok hafif kamburlaşmış sırtına aldığı leylaki şalını düzeltmeye çalıştı. Yardım etmeye yeltenen André’nin elini itiraz edercesine nazikçe itti. Ağır adımlarla çardağa doğru yürürken masadaki herkes arkasından bakıyordu. Koluna girilmesine, yardım edilmesine kesinlikle izin vermez; her an tuzla buz oluverecek bir biblo muamelesi görmekten hiç hoşlanmadığını söylerdi.

Attila hayran bakışlarla Mami’nin arkasından bakıyordu. “Çetin ceviz, maşallah.”

Nili mutfaktan dönmüş, Rüya’ya çaktırmamaya çalışarak masalarda kalanları bir an evvel toplamaya çalışıyordu. Çardağın basamaklarını çıkıp sallanan hasır koltuğuna yerleşen Mami’yi seyrederken, “Hem de ne çetin,” dedi.

Bahçıvan Dursun’un ve Mami’nin tüm özenine ve dikkatine rağmen bahçenin geri kalanına inat sarı kalmakta ısrar eden kısımlar dışında, yer yer kuzguni yeşil, yer yer zümrüt yeşili bir kadife örtüyü andıran yumuşacık çimenler, bahçe ışıklarıyla delinen gecenin karanlığında verandanın dibinden çardağa dek uzanıyor; oradan da aniden yokuş aşağı yuvarlanarak fıstıkçamlarının altında bahçe duvarına dayanıyordu. Daire biçimindeki çardağın sadece üzeri kapalıydı. Gökyüzünü görmeden edemeyen Mami’ye kalsa onu da istemezdi, ama yağmurlu havalarda da Boğaz’ı seyretmek isteyeceğini düşünerek buna razı geldiğini söylüyordu. Rüya çardakta oturan Mami’ye baktı. Her zamanki gibi sırtını eve dönüp herkesle, her şeyle ilişkisini kesmişti. Başka dünyalara dalıp gitmiş olmalıydı. En güzelini o yapıyor, diye düşündü.

“Mutlu yıllar sana! Mutlu yıllar sana!” Nili ve Lila kendilerinin de pek beğenmediğini yansıtan tedirgin sesleriyle, bildikleri ve bilmedikleri çeşitli dillerde doğum günü şarkısını söyleyerek verandaya çıkmışlardı. Aslı, Lila néni’nin pastayı düşürmeden götürüp götüremeyeceğinden pek emin olmadığını belli eden bakışlarla, her an müdahale etmeye hazır zayıf ve uzun kollarını öne doğru uzatmış peşleri sıra geliyordu. Rüya, Attila’nın yerine utandığını, içinin daraldığını hissetti. Hiç sevmiyordu böyle yapmacık şeyleri. Attila’ya baktı. Utanmak ne kelime, bayılıyor gibi bir hali vardı. Ayağa kalkmış; ağzı kulaklarında, tebrikleri kabul etmeye hazırlanıyordu. Koskoca adam, diye düşündü. Çocuk gibi.

“Mami’yi rahatsız etmeyelim diyorum.”

“Sen bilirsin Nili.” Lila özlem dolu gözlerini oğlundan ayıramıyordu.

Alkışlar… Mum üflemeler… “Olmadı, fotoğrafını çekemedim. Bir daha üfle!”ler… Herkes Attila’yı öptü. Sonra ne hikmetse birbirlerini öptüler. Ve hediyeler… Hediyeler… Bütün bu tören bittiğinde yediklerini biraz olsun hazmetmiş oldukları yanılgısıyla ya da, “Hazmetmemiş olsam da bu tatlıları kaçırmam,” düşüncesiyle tatlılara saldırdılar. Kaymaklı ekmek kadayıfını, daha doğrusu ekmek kadayıflı kaymağını yerken Rüya, bir kez daha Mami’nin ne zaman kendi dünyasına çekilmesi gerektiğini ne kadar iyi bildiğini düşünüyordu.

Tatlıların üzerine, midelerinde kahve için bile yer kalmadığını söyleyip çok fazla yediğinden şikâyet edenleri; Aslı’ya ve Nili’ye neden bu kadar zahmet ettiklerini soranları; hasret gidermek ve daha da önemlisi ailedeki son dedikoduları almak için havuzun kenarındaki şezlonglara çekilenleri; bütün gece gözlerini, ellerini ve akıllarını cep telefonlarından ayıramayan ve bitmek bilmeyen bu aile yemeğinden sonra gidecekleri eğlence mekânlarının hayaliyle yerlerinde duramayan kuzenlerini seyretti. Biri kalkar kalkmaz arkası çorap söküğü gibi gelecekti. Her aile yemeğinde böyle olurdu.

“Lütfen anne! Bırak artık sofra toplamayı.” Aslı, masaların etrafında dolanıp duran annesi Nili’ye çıkışıyordu. “Hep beraber toplarız sonra. Kimse yabancı değil. Dünya kadar insan var burada bu işi yapacak. İnsanlar temiz bir sofradan ziyade senin yüzünü görmek istiyorlar. Gitsene havuzun kenarına, Lila néni’lerin yanına.”

“Evet anneanne. Rahat olsana.”

Kızıyla torununun yaylım ateşi arasında sıkışan Nili tek kaşını kaldırarak önce Aslı’ya, sonra Rüya’ya döndü. “Tamam, tamam. Siz kendi işinize bakın. Bu yaştan sonra değişecek halim yok.” Sonra öfkeyle, “Daphné’yi yatırmaya niyeti yok mu?” diye söylendi. Son cümleyi Giselle’in anlamaması için Macarca söylemişti.

Rüya, “Karışma her şeye anneanne. Meraklı turşucu o. Uykudan ölse, misafirler gitmeden yatmaz biliyorsun,” dedi.

“Annesinin şımartması. Ve de Lila’nın.”

Rüya, Daphné’yi Giselle’in kucağından aldı. “Ben Mami’nin yanına gidiyorum. Orası sakin, belki uyur.”

Aslı, “Ben de geliyorum,” dedi.

Anne kız birlikte çardağa gidip hasır kanepelerden birine oturdular. Çardağın arka tarafındaki ahşap kafese tırmanmış yaseminin neredeyse iç bayıltıcı kokusu geldi Rüya’nın burnuna. Mami uyuyakalmıştı. Ne kadar da huzurluydu. Başı öne düşmüş; bir eli bastonunda, diğeri zevkle kucağına yayılmış mırıldanıp duran Van kedisi Beyaz’ın yumuşak tüylerinin arasında derin derin horluyordu. Kömür ise her zamanki özgür ruhuyla ancak ayaklarının dibine kıvrılmaya razı gelmişti. Bahçedeki en ufak bir kıpırtıyla kulakları dikleşiveriyor; Eros’un bağlı olduğu gündüz saatlerinde bahçelerine girmek gafletinde bulunmuş bir sokak köpeğini, Kızıl ve Kestane’den önce davranarak kapı dışarı edecek kadar cengâver olan ruhu bir türlü uykuya teslim olmuyordu. Rüya birdenbire düşen bastonun sesiyle irkildi. Beyaz yere atladı. Mami’nin horlaması kesilmiş, başı iyice öne düşmüştü.

Kapıyı açtım. Işıksız, sık bir orman. Bilinmezliğin karanlığına uzanan incecik bir patika. Varla yok arası. Üzeri, kuruyup dökülmüş yapraklarla kaplı. Nemden vıcık vıcık olmuşlar. Kesif bir çürümüşlük kokusu var. İnsanın içine korku salıyor. Altından ne çıkacağı, o vıcıklığın içine bastığımda bacağıma neyin dolanacağı belli değil. Belirsizlik ürkütüyor. Ayaklarım geri geri gidiyor, ama nedense ormana girmem gerektiğini hissediyorum. Çıt yok. Sadece tedirgin adımlarımın hamur gibi olmuş yaprakların üzerindeki sesini duyuyorum. Etrafıma bakmaktan bile ürküyorum. Bir an evvel gitmem gereken yere gitmeliyim. Ama neresi olduğunu bilmiyorum. Bir bilinmeze gidiyorum.

Rüya tedirgin oldu, kucağında uykuya teslim olmak üzere olan Daphné’yi rahatsız etmemeye çalışarak yavaşça yerinden kalktı. Sallanan koltuğa doğru yürüdü. Mami’nin çenesinden şefkatle tutarak, başını geriye yasladı. Ağzının açıldığını ve gök gürültüsünü andıran derin bir nefes aldığını duyunca rahatladı. Düşen bastonu yerden kaldırdı, koltuğun kenarına dayadı. Tekrar kanepeye, annesinin yanına döndü.

“Bu aralar sürekli uyuyor. O kadar halsiz ki. Şu sigarasından da bir türlü vazgeçmiyor,” diye hayıflandı Aslı.

“Aman anne. Kadıncağızın bir o zevki var. Bu yaşına kadar en berbat sigaraları içerek yaşamış. Bundan sonra bırakmasının ne anlamı var?”

“Biliyor musun Rüya? Aşırı bir unutkanlık da başladı.” Aslı’nın sesinde hüzünlü mü bıkkın mı olduğu anlaşılmayan bir burukluk vardı. “Yetmiş yıl öncesinin tüm ayrıntıları aklında, ama kahvaltıda ne yediğini unutuyor. On dakika önce anlattıklarını bir daha anlatıyor. Beş dakika sonra hadi bir daha anlatıyor. Bunayacak diye korkuyorum.”

Rüya annesini avutmak istercesine, “Buna da şükür. Doksan dört yaşında olduğunu unutuyorsun galiba,” dedi. “Keşke hepimiz o yaşta onun gibi olabilsek. Etrafına bir baksana. Her şeyi var. Bütün akrabaları yanında. Sağlığı yerinde. Daha bu sabah biraz güneş alması gerektiğini söylüyordu. Güneşin artık sağlığa zararlı olduğunu bilse de biraz yanmak istiyormuş. Solgun bir tene sahip olmak istemiyormuş.” Bir an düşüncelere daldı. “Keşke onun kadar mükemmel olabilsek… Keşke hepimizin onun gibi bir hayatı olsa...”

Aslı’nın bakışları gecenin karanlığında görünmez bir noktaya takılmış kalmıştı. “Bence bu dileğinden vazgeç Rüyacığım.”

“Mami bile senin mükemmellik standartlarına uymuyorsa, benim Allah yardımcım olsun.”

BİRİNCİ PERDE



Rapsodinin ilk bölümü Lassú bir yaz gününün rehavetiyle, ağır ve telaşsız başlar...

Bir Macar Rapsodisi
Üç Perdelik Roman
Birinci Perde, Birinci Tablo
1915 – 1932

Birinci Tablo

1

Beklenmeyen serinliğiyle insanın içini ürperten bir bahar günüydü. Herkes giriş katındaki yüksek tavanlı salonda toplanmıştı. Bahçede oyun oynamaları gereken saatte salona çağrılmış olan Alex, Magda ve Károly alıştıkları düzenin bozulmasına neyin neden olduğunu bilmemenin verdiği tedirginlikle kıpır kıpırdılar. Oturdukları kanepenin arkasında ayakta duran dadılarının yüzündeki ifadeden kendilerini bekleyenin bir ceza mı yoksa bir ödül mü olduğunu kestirmeye çalışıyorlardı. Sonunda babaları Gusztáv salonun bir köşesindeki yazı masasından kalktı ve yüzünde saklamayı beceremediği endişeli bir ifadeyle, yere kadar uzanan pencerelerden birinin önünde duran goblen koltuğuna yerleşti. Piposundan derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini bahçedeki ateş kırmızısı güllerinden ayırmadan İtalya’yı terk etmek zorunda olduklarını ve Budapeşte’ye taşınacaklarını söyledi. Çocuklar bu habere önce sevindiler. Hiç Macaristan’da yaşamamışlardı, ama tatillerini geçirmeye gittiklerinde akrabalarıyla ve arkadaşlarıyla her zaman çok eğlendikleri Budapeşte’ye taşınma fikri hoşlarına gitmişti. Sonra yavaş yavaş özellikle Alex’in aklını bazı sorular kurcalamaya başladı. Kanepede kardeşlerinin arasında oturduğu yerden fırlayarak, pencerenin önündeki diğer koltuğa kurulmuş olan annesinin yanına koştu.

Anyukám Anneciğim? Maria’yı da götürebilir miyiz?”

Sırtını göz kamaştıran kırmızı güllere dönmüş olan Gizella yüzünde saklamak için hiçbir gayret göstermediği memnuniyet ifadesiyle kızına sarıldı. “Çok zor bir şey istiyorsun Alex.”

“Neden? O benim en iyi arkadaşım.”

“Çünkü onun burada bir ailesi var. Senin hoşuna gider miydi ailenden ayrılmak?”

“Hayır, hiç gitmezdi.”

“Artık yazı yazmayı da öğreniyorsun. Birbirinize bol bol mektup yazarsınız.”

“Evet Anyukám, yazarız.” Alex bir an durakladı. Sonra, “Pamuk Prenses’i de götürebilir miyim?” diye sordu. Yanlarına gelmiş olan Magda’nın elini tuttu. “Magda da Yedi Cüceler’i alabilir mi? Bir de kulübelerini?”

“Elbette güzel kızım. Pamuk Prenses’i de, Yedi Cüceler’i de alabilirsiniz, ama korkarım kulübelerini burada bırakmak zorundayız.”

“Neden?”

“Her şeyi taşıyamayız kızım. Ama merak etme, Budapeşte’de daha güzelini buluruz.”

“Neden gidiyoruz?”

“Savaştan dolayı Alex. Artık Macarları İtalya’da istemiyorlar.”

“Savaş ne demek?”

“Kavga demek kızım. Büyük kavgalar. Ülkelerin kavgası.”

Alex gözlerini iri iri açarak, “Ama kavga etmek kötü bir şey,” dedi bilgiç bir tavırla. “Károly arkadaşlarıyla kavga ettiğinde çok kızıyorsunuz ona. Kavga eden ülkelere kızan büyükleri yok mu?”

“Ben kavga etmiyorum,” diye araya girdi Károly. “Oyun oynuyoruz.”

“Alex, çok soru soruyorsun evladım.” Gizella ayağa kalkmış, bir eliyle Alex’in, diğeriyle Magda’nın başını okşuyordu. “Hadi, gidip yanınıza almak istediğiniz diğer oyuncakları seçelim.”

Gusztáv de Kurzón Egerlövö Szarvaskó Gadány ya da kısaca Gusztáv de Kurzón, zamanında Budapeşte’deki aristokrat çevrelerin en gözde ve yakışıklı bekârlarından biriydi. Kalbini ilk görüşte kaptırdığı on sekiz yaşındaki Gizella ise, başkalarının yanında topuz yaptığı, yalnız kaldıklarında ise kalçasına kadar döktüğü kızıl kestane saçlarıyla, Gusztáv’ın güçlü ellerinin çepeçevre sarabildiği incecik beliyle, neredeyse müstakbel kocasınınkiler kadar güzel olan ama Gusztáv’ın gözlerine çekici bir derinlik veren yeşil harelerden yoksun masmavi gözleriyle dillere destan bir güzeldi. Evlilikleri aile büyükleri tarafından kararlaştırılmış olmasına rağmen birbirlerini severek evlendiler. Gusztáv, düğünlerinden sadece birkaç ay sonra kendinden on iki yaş küçük karısını Budapeşte’deki görkemli yaşantılarından uzaklaştırıp İtalya’ya taşınmaya mecbur etti.

Gusztáv’ın, elektrikli treni icat etmiş olan kardeşi Kelemen, Kuzey İtalya’daki Valtellina demiryolunun elektrikli sisteme dönüştürülmesi projesindeki başarısıyla İtalyan hükümetinin dikkatini çekmiş; bunun üzerine her ikisi de makine mühendisi olan Gusztáv ve Kelemen kardeşler, Savona kentinin küçük sahil kasabası Vado Ligure’de kurulmakta olan Westinghouse fabrikasında görev almaya davet edilmişlerdi. Kuzey İtalya’da iki bin kilometre demiryolunun daha elektrikli sisteme dönüştürülmesi projesinde kullanılacak lokomotiflerin üretimini yöneteceklerdi. Gusztáv, Gizella’nın Budapeşte’den ayrılmak istemediğini çok iyi bilmesine rağmen, bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmişti. Varlıklı bir aileden geliyor olmasından dolayı, ona cazip gelen kesinlikle alacağı yüklü maaş değil, kendisine verilen görevin kazandıracağı prestij ve bu görevdeyken elde edeceğinden emin olduğu başarılardı.

Şubat ayının ilikleri donduran bir cuma gününde, Kelemen ve karısı Etel’le birlikte Budapeşte’den ayrıldılar. Akdeniz’in ılık kıyılarına doğru yaptıkları yorucu yolculuğun sonunda Vado Ligure’ye komşu olan Albisola kasabasındaki Villa Marchese Gavotti’ye vardıklarında Gizella’nın yüreğindeki buzlar biraz olsun erir gibi oldu. Gusztáv’ın yöredeki tek oturulabilecek ev olarak nitelendirdiği yeni evleri, Gizella’nın köy olarak adlandırmayı tercih ettiği bu küçük kasabadaki sıkıcı yaşantıyı bir nebze olsun unutturabilecek ihtişamdaydı. Budapeşte’de Gusztáv’ın babasının kendilerine düğün hediyesi olarak verdiği evleri kadar güzel olmasa da, bahçesi gerçekten etkileyiciydi. Sıcak yaz günlerinde villaya eşsiz bir dinginlik kazandırmayı vaat eden fıstıkçamları ve palmiye ağaçları, bahçenin fazla büyük olmamasının yarattığı hayal kırıklığını gölgede bırakıyordu.

Tedavisi imkânsız görünen hırsının peşinde sürekli olarak eksikliğini hissettiren kocasından ve sosyal yaşantısı ümitsiz derecede zayıf olan bu köyden mustarip olan Gizella çareyi hemen hamile kalmakta bularak 1906 yılının ocak ayında bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Gusztáv, Batılılaşma furyasının etkisiyle, yüzyıllardır süregelen aile geleneğini yıkarak, Gizella’nın itirazlarına aldırmadan ailenin ilk oğlan çocuğuna Gusztáv yerine Károly adını verdi. Daha yürümeye başlamadan yaramazlık yapmaya başlayan Károly sevimli olmasına rağmen bitmeyen enerjisiyle herkesi usandıran bir çocuktu. Gizella akıllı uslu bir kız çocuğu özlemiyle bir an önce hamile kalmaya uğraştıysa da, bu arzusunun gerçekleşmesi dört yıl sürdü. Ve yirminci yüzyılın onuncu senesinin onuncu ayının onuncu gününde, bir değil iki kız çocuğu birden dünyaya getirdi. Alexandra sol kulağının, Magdaléna ise sağ kulağının üst kısmından birbirlerine yapışık olarak doğdular. Ve doktorların özenli operasyonuna rağmen, hayatlarının sonuna kadar bir bütünün iki yarısı olduklarını hatırlatmak istercesine Alexandra’nın sol kulağının üstündeki kıvrım eksik kaldı; Magdaléna’nın ise sağ kulağının üst kısmında fazladan ufacık bir kıvrım daha oldu.

Károly’un haşarılıklarından bunalan Gizella’nın ve kız çocuğu hasretiyle yanıp tutuşan, ama yegâne oğlu Sándor’u doğurduktan sonra bir daha hamile kalması yasaklanan Etel’in dünyasını renklendiren Alexandra ve Magdaléna, ya da ailede herkesin tercih ettiği kısaltılmış adlarıyla Alex ve Magda bebekliklerinde de, çocukluklarında da rüya gibi güzeldiler. Bir saniye olsun birbirlerinden ayrılmaya tahammül edemezler, ne yaparlarsa birlikte yapmak ve her şeyi paylaşmak isterlerdi. Biri olmadan diğeri ne yemek yerdi, ne uyurdu, ne gezmeye giderdi, ne de hediye kabul ederdi. Sabahları aynı anda uyanırlar, akşamları aynı anda uykuları gelirdi. Birinin kâbusu, diğerini de ağlatırdı. Birinin yarası, diğerinin de canını yakardı. Aynı anda acıkırlar, aynı anda susarlardı. Zaman zaman Gizella’nın bile ayırt etmekte zorlandığı Alex ve Magda’nın tek haylazlıkları İldikó Dadı’yı kandırmak için birbirlerinin yerine geçmekti. Ama Gizella yine de kızamazdı kızlarına. Károly’un onları azdırdığını ve onların da ağabeylerinin sözünden çıkmadıklarını bilirdi.

Kurzón ailesinin İtalya’daki huzurlu yaşantıları, 1914 yılının haziran ayında Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın bir suikasta kurban gitmesiyle tetiklenen savaşın yaz sonunda bütün Avrupa’yı sarmasının ardından sükûnetini kaybetti. Ve 1915 mayısının sonuna doğru İtalya’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na savaş ilan etmesiyle birlikte Gusztáv ve Kelemen ülkelerine dönmelerinin daha doğru olacağına karar verdiler.

Hemen hemen bütün eşyalarını geride bırakarak, birkaç sandıkla terk etmek zorunda kaldıkları İtalya’dan ayrılıp İsviçre üzerinden yaptıkları uzun tren yolculuğunun ardından Budapeşte’ye vardıklarında Tuna Nehri’nin Buda yakasında, adı gibi güllerle bezeli bir tepe olan Rózsadomb’daki evleri onları bekliyordu. Son yıllarda iyice gelişerek varlıklı ailelerin akın ettiği bu yemyeşil mahalleye serpiştirilmiş, içinde oturanların bile bilmediği köşelere sahip geniş bahçelerle çevrili malikânelerden biriydi. Kelemen’in taşındığı komşu villanın ikizi olan evleri, kestane ağaçlarının gölgesinde hafif yokuş yukarı uzanan sessiz sakin Vérhalom Sokağı’nın iyice dikleşmeye başlamadan önceki orta kısmındaydı. Bahçeyi çevreleyen oymalı demir parmaklıkların bittiği yerde yükselen demir bahçe kapısına yaklaşanları, leylak ağaçlarının davetkâr kokusu karşılardı. Üç katlı evin sokağa bakan yüzündeki dört köşe pencerelerin verdiği ciddiyeti dağıtan birbirinden farklı çatılar, girintili çıkıntılı binayı bir arada tutmaya çalışır gibiydi. Hafif bir yamacın üzerine yapılmış olan evin arka bahçeye bakan cephesi ise yere kadar uzanan cam kapılarıyla, giriş katındaki salonu çevreleyen verandası ve limonluğuyla, üst kattaki balkonlarıyla daha sevimliydi. Sadece üst katlardan değil, bahçeden bakıldığında bile Tuna Nehri ve ardında uzanan Peşte bütün ihtişamıyla gözler önüne seriliyordu.

Alex, Magda ve Károly Macaristan’daki yeni hayatlarına alışmakta hiç zorluk çekmediler. Budapeşte’ye gelir gelmez ulaştırma uzmanı olarak Savunma Bakanlığı’nda görev almak üzere Viyana’ya taşınan amcaları Kelemen’in yokluğu dışında hayatlarında hiçbir şey değişmemişti. Annelerinin ve bir süre sonra evini kapatıp oğlu Sándor’la birlikte yanlarına taşınan Etel yengelerinin bir an olsun üzerlerinden eksik olmayan ilgisi, babalarının göstermeye pek vakit bulamadığı ama yine de güven veren sevgisi, hem Alex’in hem Magda’nın hayranlıkla sevdiği Károly’un başta Sándor olmak üzere herkesi deli eden şakaları ve sayıları hızla artan arkadaşlarıyla her şey aynen İtalya’daki gibi devam ediyordu. Büyüklerin sürekli olarak savaşın zorluklarından söz etmesine, babasını çok özleyen Sándor’un savaştan nefret ettiğini söyleyip durmasına ve İtalya’da bıraktıkları oyuncakların yerine yenilerinin alınacağının sözünü veren annelerinin savaşı bahane ederek bu sözünü tutmamış olmasına rağmen hayatlarından çok memnundular. Ta ki babalarının, yemekten sonra herkesin Yeşil Salon’da toplanmasını istediği o güne kadar.

Alex önemli bir şeyler olduğunu sezinliyordu. Biri bir hata yapmış olmalıydı. Ama o gün ne o, ne de Magda bir kabahat işlemişlerdi. Mutlaka yine Károly azar yiyecekti. Gerçi bu sabah onları nasıl korkuttuğunu annesine söylememişti, ama başka bir yaramazlık yapmış olmalıydı.

“Çocuklar, ülkemizi korumak için bir süre sizlerden uzak kalmak zorundayım.”

Alex karnına bir sancı saplandığını hissetti. Bu Károly’un azar yemesinden de kötü bir şeydi. “Kaç gün apukám – babacığım? Yarın döner misiniz?” İstemeden yine eteğini çekiştirmeye başlamıştı. Annesi kızmadan bırakmalıydı eteğini.

Gusztáv yüzünde beliren acı bir gülümsemeyle, “Hayır sincabım,” dedi. “Biraz daha uzun sürebilir. Fakat ağabeyin Károly burada. Sonra Sanyi de var. Ben yokken onlar sana ve Magda’ya babalık edecek.”

Alex yan gözle kuzeni Sándor’a baktı. Sesini bile çıkarmaktan korkardı o. Kimseyi koruyamazdı. Telaşla, “Károly gitmeyecek değil mi ülkemizi korumaya?” diye sordu. “Kalsın o. Lütfen.”

“Ağabeyin burada dedim ya. Meraklanacak bir şey yok.”

“Siz de Kelemen amcamın yanına mı gidiyorsunuz?”

“Hayır kızım. Ben doğuya gidiyorum. Cepheye.”

“O ne demek?”

Károly araya girdi. “Sen anlamazsın. Babamız onurlu bir asker. Vatanımız için düşmanlarla göğüs göğüse çarpışacak.”

Alex bunun iyi bir şey olmadığını hissediyordu. Ağlamaya başlayınca babası onu kucağına aldı. Sıkı sıkıya sarıldı babasına. “Gitmeseniz, başkaları korusa olmaz mı? Sizin bizleri korumanız lazım.”

“Hadi canım kızım. Bak Magda’ya. O ağlıyor mu?”

“Doğum günümüze kadar döner misiniz?”

Magda yanlarına gelmiş, koltuğun kenarından başını babasının omzuna dayamıştı. “Üzülme Alex. Babamız vatanımızı kurtarıp hemen geri dönecek.”

Alex pek ikna olmadıysa da, babasının kucağında istediği kadar kalabileceğini sezdiği için karnındaki ağrı biraz olsun dinmişti. Magda’nın elini tuttu, kendine doğru çekti. O da babasının diğer dizine oturdu. Hep böyle kalsak, diye düşündü. Yan yana. Babamızın kucağında.

Babaları vatanı kurtarıp hemen geri dönmedi. Hemen demek, Alex için ertesi gün demekti. Uyuyup uyanacak ve her şey eskisi gibi olacaktı. Ama öyle olmadı. Magda ile Alex’in babası ne beşinci doğum gününe geldi, ne de altıncı.

2

1916 yılının bitmesine iki gün kala Buda tepelerinden şehre hükmeden Mátyás Katedrali’nin çevresi insan kaynıyordu. Avusturya İmparatoru I. Karl ile İmparatoriçe Zita’nın, Macaristan Kralı IV. Károly ve Kraliçe Zita olarak taç giyme törenini seyretmeye gelmişlerdi. İki yıldan fazla bir süredir Büyük Savaş’ın altüst ettiği Avrupa’da yirminci yüzyılın üçüncü taç giyme töreni gerçekleştirilecekti.

Ana kapılar açıldığında, pırlantalarla bezenmiş taçları ve incilerle işlenmiş, kürkler ve tüylerle süslenmiş brokar pelerinleriyle ışıldayan saray erkânı ve Avrupa’nın dört bir yanından gelen soylular katedrale girmeye başladılar. Din adamları, müstakbel kral ve kraliçeyi karşılamak üzere katedralin dışında bekliyorlardı. Herkes yerine yerleştikten bir süre sonra orgun güçlü sesi duyuldu. Kraliyet arabasının gelmek üzere olduğunu müjdeliyordu. Katedrali dolduran soyluların üzerine ani bir sessizlik çöktü. Herkes ayağa kalkmıştı. Dışarıda meydanı dolduran kalabalıktan gelen sesler kesilmişti. Çıt çıkmıyordu. En sonunda kral ve kraliçe göründü. İnsanlar nefesini tutmuş, hayranlıkla krallarını ve yanında beyaz saten tuvaletinin üzerinden yerlere kadar uzanan dantel duvağıyla süzülürcesine katedrale giren zarif eşi Zita’yı seyrediyordu. Kral ve kraliçe kendilerini bekleyen taç ve asaya doğru ilerlediler. Aziz István’ın tacı, bin yıl önce yapılmış olmasına rağmen hâlâ parlaklığını koruyan mineleri, sıcaklığından ve ışıltısından hiçbir şey kaybetmemiş yüzlerce incisi ve değerli taşlarıyla olduğu kadar, efsanevi geçmişinden dolayı da insanlarda huşu uyandırıyordu. Yanında duran altın saplı kraliyet asası, yumruk büyüklüğündeki kristal topuzunu saran telkâri işlemeleriyle ışıl ışıldı.

Uzun ve görkemli ayinin ardından, yukarıdaki pencerelerden birinden süzülen ve Saint Maurice kılıcıyla yapılan töreni kutsarcasına omuzlarına düşen ışığın altında IV. Károly tacını giydi. Dışarıdan top sesleri geliyordu.

Alex, üst kattaki galeride kendilerine ayrılan yerden, büyülenmişcesine töreni seyrediyordu. Her şey dadısının anlattığı masallardaki gibiydi. Herkes altın ve gümüş renkli elbiseler, kürkler giymiş, mücevherler takmıştı. Annesinin de boynu, kulakları, bilekleri, parmakları çok değerli olduğunu söylediği, aileden kalma mücevherlerle doluydu. Ona ve Magda’ya da birer inci kolye takılmıştı. Kolyeleri, birbirinin aynısı kırmızı kadife elbiselerinin üzerinde çok güzel duruyordu. Dadıları onları özenle giydirmişti. Saçlarını örgü yapıp toplamış ve kırmızı kurdelelerle süslemişti. Siyah rugan ayakkabıları biraz ayaklarını sıksa da bunu umursamıyordu, çünkü çok şıktı. Károly ise oradaki tüm çocuklardan, hatta Veliaht Otto’dan bile daha yakışıklıydı. Tüm itirazlarına rağmen, sonunda annelerinin dediği olmuş; sapsarı saçlarını iyice ortaya çıkartan lacivert kadife takımını giymiş ve lekelemeden evden çıkmayı becerebilmişti. Şu anda çok rahatsız olduğu her halinden belliydi. Yerinde duramıyor, kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Károly’un yanında oturan Sanyi de aynı Károly gibi giyinmişti, ama çok rahat görünüyordu. Mum gibiydi. Alex’in gözleri Sanyi’nin elini tutan Etel yengesinin saçlarına takıldı. Onun saçları da annesininkiler gibi uzun muydu acaba? Hiç açmazdı saçlarını. Belki de böyle doğmuştu. Kuş yuvasını andıran küçücük kahverengi bir topuzla. O büyüdükçe, topuzu da büyümüş olmalıydı. Ama yüzüne göre küçük olan incecik dudakları sanki hiç büyümemişti. Ne kadar tuhaftılar. Zaten yok gibi olan altdudağı gülümseyince iyiden iyiye kayboldu. Yengesinin ayağa kalktığını fark edince annesine baktı. O da kalkmıştı. Magda’nın elini tuttu. Birlikte kalktılar. Elbiselerini düzelttiler. Törenin bu kısmı bitmiş olmalıydı.

Kalabalıkla birlikte yavaş yavaş aşağı indiler. Tam dışarı çıkacaklarken yandaki kapıdan katedrale giren bazı adamlar gördü. Solgun ve yamalı gri üniformaları, yıpranmış deri kemerleri ve eski püskü postallarıyla bu büyülü masalda ne işleri olduğunu düşündü. Kimisi, tahta bacağına destek olan koltuk değneklerine yaslanmış, topallaya topallaya, birbirlerine çarpa çarpa, öksüre tıksıra ilerliyor; kimisi kendilerine gösterilen yerlere oturmaya çalışıyordu. Hepsinin göğsünde bir sürü madalya vardı. Sessizce bekliyorlardı. Annesinin elini çekiştirdi ve hem sesini duyurabileceğini hem de sessizliği bozup azarlanmasına neden olmayacağını umduğu güçlü bir fısıltıyla sordu.

Édes Anyukám – Tatlı anneciğim, kim bu adamlar?”

“Askerler yavrum. Kralımız onları Altın Mahmuzlu Şövalye ilan edecek. Kahramanlarımız onlar. Yaralı kahramanlarımız.”

“Nasıl yaralanmışlar?”

“Savaşta.”

“Düşmüşler mi?”

“Hadi Alex, önüne bak. Acele edelim.”

“Babam hâlâ neden dönmedi? Hani hemen dönecekti? Bir seneden fazla olmadı mı gideli?”

“Neden? Neden? Çok soru soruyorsun kızım. Yakında dönecek. Sessiz ol biraz. Şimdi gidip, yemin töreni için dışarıdaki yerlerimizi almalıyız.”

Yemin töreninin ardından, katedralin üst katındaki pencerelerden birinden kral ve kraliçenin küçük veliaht Otto’yla birlikte halkı selamlaması, taç giyme şerefine verilen ziyafet ve soyluların kral ve kraliçeye takdim edilmesiyle devam eden kutlamalar IV. Károly ile Zita’nın kendilerini Viyana’ya götürecek trene binmesiyle sona erdi ve geriye sadece günün dedikoduları kaldı.

“Tacı başında eğri duruyordu, gördün mü? Bir türlü düzeltemediler. İyiye alamet değil bu.”

“Yemin ederken lafını şaşırmasına ne demeli?”

“Hazırlıklar sırasında sunağın üzerinde duran bir parmak kalınlığındaki cam çatlayıp giyotin gibi sunağın üzerine düşmüş. Kötü işaretler bunlar.”

3

Eylül ayının son günleriydi. Alex ve Magda sımsıkı giyinmiş, cılız güneşin ısıtmaya çalıştığı verandada resim yapıyorlardı. Alex soru soran gözlerini, çayını yudumlayan annesine çevirdi.

“Sanyi, Kelemen amcamın döneceğini söyledi. Hem de yaralanmamış. Babam da dönecek mi? Yedinci doğum günümüzde burada olacak mı?”

“Hayır tatlım. Onun görevi daha bitmedi. Ama çok yakında o da dönecek.”

Magda başını resim defterinden kaldırarak Etel yengesine baktı. “Amcamın görevi bitti mi? O kurtardı mı vatanımızı?”

“Onun da görevi bitmedi. Burada, Budapeşte’de devam edecek. Askerler daha rahat taşınsın diye trenler yapıyor amcan.”

Anneleri, “Hadi bakalım. Bu kadar temiz hava yeter,” diyerek araya girdi. “Şimdi soru sormayı bırakın ve içeri girip birer tane güzel tren resmi yapın.”

Birkaç gün sonra amcaları Kelemen Budapeşte’ye döndü. Evlerinin bulunduğu Rózsadomb’un hemen eteklerindeki Ganz Vagon ve Makine Fabrikası’na genel müdür olarak atanmıştı. Her zaman işiyle meşgul olan ve ailesine fazla zaman ayıramayan biri olmasına rağmen Sándor’un olduğu kadar Alex’in, Magda’nın ve Károly’un da bir dediğini iki etmiyor, hiçbir eksikleri olmaması için elinden geleni yapıyor ve babalarının yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordu. Diğer taraftan anneleri, okuldan kalan zamanlarında sürekli olarak arkadaşlarını davet ediyor veya onları arkadaşlarına ziyarete gönderiyordu. İldikó Dadı’larının durmadan yenilerini bulduğu oyunlar, Fransız mürebbiyelerinin nefes aldırmayan ödevleri ve evde çalışan hizmetkârlar dahil herkesin ilgisi arasında kendilerini yalnız hissetmelerine fırsat verilmiyordu. Ancak, kim ne yaparsa yapsın, hiçbir şey Alex’e babasının eksikliğini unutturmaya yetmiyordu.

Alex ve Magda’nın yedinci doğum gününe de gelmedi babaları. Alex onun artık hiç dönmeyeceğini, büyüklerin yalan söylediğini düşünmeye başlamıştı. Ama yine de her sabah uyanır uyanmaz yukarı kata annesinin odasına koşup, babasının gece yarısı eve döndükten sonra kollarında altın meleklerin kanat açtığı gül ağacı kanepenin yanına bıraktığını umduğu ayakkabılarını aramaktan vazgeçmedi. Ve her sabah hayal kırıklığıyla küskün küskün odasına geri dönmesine rağmen ertesi gün yine heyecanla annesinin odasına koşmaya devam etti. Bir Noel’i daha babasız geçirdiler, ama o ümidini yitirmedi. Mart ayında annelerinin limonluktaki muhabbet kuşlarının yanındaki masaya oturup resim yapmalarını söylediği günlerden birinde, büyüklerin sıkıcı sohbetleri arasında kulağına çalınan fısıltılar bile umutlarını kıramadı.

“Tanrıya şükürler olsun, Ruslar pes etti. Brest-Litovsk’da ateşkes imzalamışlar. Gusztáv artık dönecek demektir bu.”

“Gizi! Doğu Cephesi’ndeki askerleri Batı Cephesi’ne aktarıyorlar, biliyorsun. Zaten kaç zamandır haber bile almadık Gusztáv’dan. Ümitlendirmeyelim çocukları. Tam alıştılar yokluğuna.”

Umutlarının kırılmasına izin vermeyen Alex yaz boyunca Balaton Gölü’ndeki yazlıklarında kalırken her tren düdüğünü duyuşunda kalbi çarparak bahçe kapısına koşmaktan, akşam yatana kadar da gözünü kapıdan ayırmadan babasının yolunu gözlemekten bıkmadı. Yaz sonunda Budapeşte’ye taşındıktan sonra, her okul dönüşünde salondan babasının, “Sincaplarım benim!” diye seslendiğini duyar gibi olduğunda, bunun hayalinin bir oyunu olduğunu ısrarla inkâr ederek salona koşmaktan yılmadı. Her seferinde babasının salondaki koltuğunun boş olduğunu görmesine rağmen ertesi gün yine aynı ses yüreğini hoplatmaya devam etti. Ve her seferinde kırılan kalbinin acısını unutmak için Magda’nın elini sıkı sıkı tutarak, dadılarının peşinden yukarı kattaki odalarına çıktı.

Bugün de okuldan geldiklerinde yine babasının sesinin kulağında çınladığını duydu. Ama gerçek değildi, biliyordu. O artık hiç dönmeyecekti. Üç hafta önce kutladıkları sekizinci doğum günlerine de gelmemişti. Her zamanki gibi yukarı odalarına çıkıp yıkandılar, üstlerini değiştirdiler ve aşağıya Yeşil Salon’a indiler. Çay servisi yapılıyordu. Károly daha okuldan dönmemişti. Magda’yla yan yana kanepeye oturdular.

“Okuldan gelirken bir sürü çiçek gördük. Her yeri çiçeklerle süslemişler. Dadımız şey çiçekleri dedi. Neydi Magda? Unuttum. Çok güzel olmuş.”

“Krizantem,” dedi kapıdan giren amcası.

Etel birbirine yakın iri kahverengi gözlerini şaşkınlıkla açarak kocasına döndü. “Hayrola Kelemen? Erkencisin.”

Amcasının işten erken dönmesine sevinen Alex koşarak kucağına sıçradı. Öpmesi için yanağını uzattı. Yüzünün yarısını kaplayan sakalı canını yaksa bile amcasının öpmesine hiç itiraz etmezdi.

“Bütün şehri krizantemlere boğdular. Sonunda Kont Mihály Károlyi, Hotel Astoria’dan beklenen konuşmasını yaptı. Macaristan Milli Konseyi’ni kurdular.” Endişesini saklamak istercesine hafif alaycı bir gülümsemeyle devam etti. “Hepimize hayırlı olsun.”

“Olacağı buydu,” dedi Gizella öfkeyle. “Kaç zamandır kaynıyor Budapeşte. Askerler bir yandan, işçiler bir yandan. İstekleri bitmiyor ki. Benim aklımın almadığı Mihály Károlyi’nin bu noktaya gelmiş olması. Sen böylesine varlıklı, itibar sahibi, aşırı derecede koyu Katolik ve aristokrat bir aileden gel, böylesine sol görüşlü bir liberal ol. İnanılır gibi değil. Bağımsızlık Partisi’nin Başkanı’ymış. Güleyim bari. Kızıl Kont mübarek. Karısı desen, sahip olduğu toprakların, itibarının ve soyadının uzunluğunun haddi hesabı yok: Kontes Katalin Andrássy de Csik-Szent-Király Kraszna-Horka. O nasıl izin veriyor bütün bunlara anlamıyorum. İşleri mi yok bunların?”

Alex’i kucağından indiren amcası, Etel’in uzattığı porselen çay fincanını alarak düşünceli adımlarla pencerenin önüne doğru yürüdü. “Herkesin elinde, her balkonda, sokaklarda krizantemden geçilmiyor. Krizantem devrimi diyorlar. Demokrasi devrimi.”

Büyükler yine sıkıcı konuşmalara başlamışlardı. Alex, Magda’ya döndü. O da sıkılmış gibiydi. Bir an önce elmalı rétes’lerini bitirip yukarı çıkmak istiyordu.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu Etel.

“Kralımız, Kızıl Kont’u başbakan ilan edecek. Orası kesin. Károlyi, Habsburg’lara çok sıcak bakmasa da monarşinin devam etmesinden yana. Bundan eminim. Avusturya’yla bağların tamamıyla kopmasını istiyor olması mümkün değil. Hâlâ imparatorluğun kurtulma olasılığı var. Macaristan’ın Habsburg’lardan kopmasına asla izin vermezler.”

On gün sonra Büyük Savaş, başlamasından tam dört yıl on beş hafta bir gün sonra, 1918 yılının on birinci ayının on birinci günü sabah saat on birde sona erdi.

Budapeşte, 12 Kasım 1918

Bu günlük yazma işi zormuş. Yazacak bir şey bulamıyorum. Biraz da üşeniyorum. Canım yazmak yerine resim yapmak istiyor. Ama bugün önemli bir gün. Bir sürü gelen oldu. İrén halamla Filip eniştem de geldiler. Herkes bizi kucaklayıp öpüyor. Savaş bitti diyorlar. Bu bence çok iyi, çünkü savaş bittiğine göre artık babam eve dönecek. Babamı son dört doğum günümüzde de görmedik. O çok iyi bir insandır.

Savaşın sona ermesiyle Gusztáv de Kurzón’un onurla korumaya çalıştığı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çöktü. Bütün Avrupa savaşın sona ermesinin sevincini yaşarken, Macaristan karışık duygular içindeydi. İmparatorluğun dağılması ülkenin bağımsızlığı anlamına gelse de öte yandan toprak bütünlüğünün de yitirilmesi demekti. İnsanlar bir yandan savaşın bittiğine ve sağ kalabildiklerine sevinirken diğer yandan ülkelerinin savaşı kaybetmiş olmasına üzülüyorlardı.

Budapeşte, 13 Kasım 1918

Savaştan nefret ediyorum. Annem bugün dedi ki, babam bir kahramanmış. Katedralde gördüğümüz yaralı kahramanlar gibi mi, dedim. Hayır, dedi. Dönmeyebilirmiş. Nasıl bir kahraman o? Hep savaşta mı kalacak? Hiç dönmeyecek mi? Ben babamın kahraman olmasını istemiyorum. Hep yanımda kalmasını istiyorum. Annem, babamın hep yanımızda olacağını söylüyor. Ne demek bu? Hiçbir şey anlamıyorum. Babamı istiyorum. Magda da, ben de hep ağlıyoruz. Şimdi de ağlıyorum. Bu yazılar da ıslanıyor işte. Ben biliyorum. Babam dönecek. O bir kahraman değil. Magda’yla Károly’a söyledim. Gitsinler pencerede beklesinler. Şimdi ben de gideceğim yanlarına. Gelecek biliyorum. Annem hiçbir şey bilmiyor. Veya yalan söylüyor. Anneme artık babamla ilgili hiçbir şey sormayacağım. Hiç kimseye hiçbir şey sormayacağım. Babam dönecek.

“Macaristan Kralı unvanından feragat ettiğine inanamıyorum. Nasıl bırakıp gider bizi?” Gizella her zamankinden de daha endişeli görünüyordu.

Kelemen ise iyimser bakıyordu tüm olup bitenlere. “Unvanından feragat etti ama tahtını terk etmedi.”

“O da ne demek? Çekti gitti işte İsviçre’ye. Onsuz halimiz ne olacak? Çok endişeliyim Kelemen, çok.”

“Geri dönüş kapısını açık bırakıyor.”

“Ayrıca bu cumhuriyet işi de hiç hoşuma gitmiyor. Nedir Tanrı aşkına bu Macaristan Demokratik Cumhuriyeti safsatası? Biz bir imparatorluğun parçası olan bir krallığız ve bir kralımız var. Károlyi kim oluyor da kendisini geçici de olsa cumhurbaşkanı ilan ediyor. Ne hakla!”

“Gizi, sakin ol. Durum o kadar vahim değil. Mihály Károlyi eninde sonunda bir asilzade. Ve bu, bütün Avrupa’da asilzadelerin politik güçlerinin azalmış olmasına rağmen, Macaristan’ın dizginlerinin hâlâ aristokratların elinde olduğunun bir göstergesi. Umudumuzu kaybetmeyelim. Lütfen.”

4

Kızıl Kont Mihály Károlyi’nin şubat ayında Kál-Kápolna’daki arazilerini halka dağıtmaya başlayacak kadar demokratik bir toprak reformuna gönül vermiş olması pek çokları için endişe vericiydi. “Şimdiye kadar bu topraklar benimdi; bugünden itibaren sizlerin, demiş. Eskiden krallar, kazanılan zaferlerin ardından elde edilen toprakların bir kısmını generallerine ve askerlerine dağıtırdı. Şimdi Macaristan savaşı kaybetti. Kralını da kapı dışarı etti. Ve bütün bunlara rağmen herkese toprak dağıtılıyor. Anlayan varsa bana da anlatsın Tanrı aşkına.” Gizella’nın gereksiz ve yersiz bularak böylesine ateş püskürmesine neden olan yeni sistem bazıları için yetersizdi. Etnik azınlıklardan mümkün olduğunca az temsilci seçilebilmesine ve çalışan kesimleri temsil eden partilerin aleyhine ayrımcılık yapılmasına izin veren sistemin kurucusu Kızıl Kont, Milli Konsey’deki sosyal demokratların güvenini bir türlü kazanamadı ve kendini geçici cumhurbaşkanı ilan etmesinden dört ay, Milli Konsey tarafından resmen cumhurbaşkanı seçilmesinden ise iki ay sonra, hükümeti istifa etmek zorunda kaldı. Politik dizginler, Béla Kun’un liderliğinde, halk komiserlerinden oluşan Bolşevik hükümetin eline geçti ve 1919 yılının mart ayında, Konsey Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi.

Her pazar olduğu gibi o gün de Gusztáv ve Kelemen’in kız kardeşi İrén ile kocası Filip ve Gizella’nın bekâr kuzinleri Judit ile Anna öğle yemeği için Rózsadomb’daki eve davetliydiler. Kelemen, sofrada yanında oturan Filip’e dönmüş fabrikadaki sorunları anlatıyordu.

“Ganz’ın mali durumu çok kritik. İtalyanlar üç fazlı yeni bir lokomotif üzerinde çalışmamı istiyorlar.”

“Westinghouse mu?”

“Bu kez Emilio Romeo.”

“İtalya’ya mı dönüyoruz apukám?

“Hayır Sanyi. Bu kez taşınmamıza gerek yok.” Kelemen tekrar Filip’e dönerek devam etti. “İnsanlar ülkede durumun ne kadar vahim olduğunun farkında bile değil. Halkı uyutuyorlar. Gazetelerde hiçbir şey yok. Zaten okuyacak gazete de kalmadı. Mecburen bunu okuyoruz.” Sokağın soğuğunun efendisinin ellerini rahatsız edeceğini düşünen baş kâhyanın, ısınması için şöminenin üzerine yerleştirdiği Népszava gazetesini işaret ediyordu. “Kâğıt sıkıntısını bahane edip hepsini tek tek kapattılar. Buna neden sansür demiyorlar bilmiyorum.”

Gizella çok düşünceli görünüyordu. Çatalını bıçağını bırakmış, elleri yanaklarında başını olup bitenlere itiraz eder gibi iki yana sallıyor ve kendi kendine konuşuyordu. “Neler oluyor Tanrım! Nedir bu başımıza gelenler!”

Alex, “Anyukám, çikolatalı palacsinta yok mu?” diye sızlandı.

“Alex! Büyükler konuşurken araya girmemelisin. Yok kızım, biliyorsun.”

“Neden? Pazar öğlenleri hep olurdu.”

Magda, Alex’e dönerek, “Tutturmasana. Sessiz ol,” dedi.

“Konuşmayı bırakın ve önünüzdekileri bitirin. Károly! Dirseğini indir masadan oğlum. Ve yemeğin biter bitmez doğru ders çalışmaya gideceksin. Kardeşlerine iyi örnek olmalısın.”

Etel, Gizella’nın elini tutarak, “Sakin ol Gizi,” diyerek eltisini yatıştırmaya çalıştı. “Her şey yoluna girecek. Meraklanma.”

“Nasıl meraklanmayayım! Mahvediyorlar ülkemizi.”

“Bu sabahki manşeti gördünüz mü?” dedi Kelemen. “Proletaryanın çocukları artık yüzebilecek.

“Ne demek bu?” Gizella’nın sesi bıkkındı.

“Yazlığımızda bu yaz yoksul çocukları ağırlayacağız demek. Emir yüksek yerden. Halk komiserleri böyle karar vermişler.”

“Şu halimize bak. Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. O beğenmediğimiz Kızıl Kont’u mumla arar hale geldik. Demokratik cumhuriyet ne iyiymiş meğerse. Bu Béla Kun belası canımıza okuyor.”

“Halk komiserlerinin çoğu Musevi diyorlar,” dedi Anna titrek sesiyle.

“Béla Kun da ne ki zaten? Bütün bu komünistlik hikâyeleri Yahudilerin başının altından çıkıyor.” Gizella’nın öfkeyle kabaran damarları, boynunu sıkı sıkıya saran yüksek dantel yakasının arkasından bile seçilebiliyordu.

Kuzinini çok iyi tanıyan Judit, Anna’ya, beğendin mi şimdi yaptığını, der gibi bir bakış fırlattı.

Gizella bıçak dayamak için kullanılan gümüş kuğunun sırtını tatlı bıçağının ucuyla dövüyordu. Sonra kuğuyu eline alıp sinirle evirip çevirmeye başladı ve aniden, sanki saatlerdir oynuyormuş da sıkılmışcasına attı elinden. Kuğu kahve fincanının tabağına düştü. Gizella kırılan tabağa boş gözlerle bakıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi devam etti. “Hősök Meydanı’ndaki kolonları kırmızı örtülerle kaplamışlar. Bir de sloganları var: Tüm ülkelerin proletaryası, birleşin! Meydanın ortasına da Marx’ın heykelini dikmişler.”

“Ne kadar sanatçı varsa, hepsini seferber ettiler. Budapeşte’yi kızıla boyuyorlar. Ülkenin ilk özgür 1 Mayıs kutlamalarına hazırlanıyorlarmış.” Filip’in sesi alabildiğine endişeliydi.

“Ressamlar başı çekiyor. Her yer devrim afişleri doldu.” Gizella iki elini havaya kaldırıp hırsla masaya indirdi. “Cézanne kokan figürlerin üzerine, ‘Kızıl Askerler İleri!’ yazmıyorlar mı, deli oluyorum.”

Kelemen yemeğin bittiğini ilan edercesine kucağındaki peçeteyi masaya bıraktı. “Güya eşitlik peşindeler. Kayırmaların haddi hesabı yok. Budapeşte Tiyatroları’nın başına kimi getirmişler biliyor musunuz? Madame Béla Kun’u.” Ayağa kalktı ve kollarını iki yana açtı. “Ve perde!” Herkese başıyla selam vererek, “Afiyet ziyade olsun,” dedi.

“Aslında bütün bu el koymalar arasında tiyatroların durumuna gerçekten çok seviniyorum,” dedi Gizella yerinden kalkarken. “Onların da artık ‘halka ait’ olması muhteşem. İnsanların eğitilmesi açısından çok iyi oldu. Herkes gidebiliyor.” Dudaklarında hafif alaycı bir gülümseme belirmişti. “Ancak diyorlar ki, sahne sonlarında proletaryayı uyandırmamak için fazla alkışlamamak gerekiyormuş.”

Etel kahvesinin kalan son yudumunu da aceleyle içti. “Ben bir daha gitmem tiyatroya. Felaket. Mahşer günü gibi.” Sandalyesini geriye itti. Ayağa kalktı. “Sinemaya da gidilmiyor zaten. Propaganda filmlerinden başka bir şey yok.”

“Propaganda ne demek Etel yenge?”

“Büyüklerin lafına karışmamalısın Károly. Ders çalışma zamanı geldi de geçiyor bile.” Gizella bakışlarını servis merdivenlerine açılan kapıya çevirdi. “Matmazel İldikó!” Masadaki gümüş zile uzandı. “Nerede bu kadın?”

Alex, ağabeyine moral vermek istercesine gülümsedi. Károly son zamanlarda, artık on üç yaşında olduğunu, büyük sayıldığını ve büyüklerin arasında sesini duyurması gerektiğini söyleyip duruyordu. Bu niyetinden kolay kolay vazgeçecek gibi de değildi. “Bu hafta yeni bir öğretmen başladı. Bir sürü yeni şey öğrendik. Köylerdeki çiftçilerin hayatıyla ilgili.”

“Zaten bildiğin şeyler bunlar Károly. Kengyel’deki köylülerin hayatını bilmiyor musun canım?”

Károly, büyüklerin peşi sıra koşar adım Yeşil Salon’a doğru yürürken anlatmaya devam ediyordu. “Sonra hepimizi Csepel’deki bir fabrikaya götürdüler. Matematik öğretmenimizin oradaki işçilere verdiği derse katıldık.”

Gizella, Kelemen’e döndü. “Alacağım çocuğu bu okuldan. Kızıl Csepel mahallesinde ne işi var bunların?”

Károly, annesinin sinirlenmesine aldırmadan devam etti. “Lajos Öğretmen, dünyanın çok yakında tersyüz olacağını söylüyor.”

“Sen kafanı bunlara yorma Károly. Matematiğe yor oğlum. Biraz Sanyi’yi örnek al.”

Büyükler kanepelere yerleştiler. İldikó Dadı gelmiş, salonun kapısında bekliyordu. Sándor aceleyle dadılarının yanına gidip beklemeye başlamıştı bile. Károly annesinin karşısına dikildi.

“Ben matematiği sevmiyorum. Zaten öğretmenlerim de benim resme çok yatkın olduğumu söylüyorlar. Akademi’ye gitmeliymişim.”

“Evet Gizi. Hayal gücü muhteşem.” Bu konuda İrén halası her zaman Károly’a arka çıkardı. Yine billur sesinden bal akıyordu. “Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi var. Ve bu enerjisini doğru yönlendirmek lazım. Resim yaparken sanki başka biri oluyor, görmüyor musun? Yaramazlığından eser kalmıyor. Bu kadar meraklı olması, ısrarla yeni şeyleri korkusuzca denemek istemesi, kendini yaptığı işe böylesine odaklayabilmesi gerçekten kayda değer.” Yanında oturan Filip’e döndü. Sanatçı olması gerektiğini haykıran ince uzun parmaklarını kocasının her zaman dağınıkmış hissi veren saçlarında gezdirdi. “Filip... Károly’un resimlerini babana gösterelim diyorum.”

“Elbette.”

Károly’un bir anda parlayan gözlerindeki ışıltı, “İrén!” diye çıkışan Gizella’nın sert sesiyle sönüverdi. “Evde Mösyö Patrik Merse’nin beğendiği iki sanatçı adayı var zaten. Yeter.” Gizella, Alex ve Magda’ya dönerek gülümsedi. Öfkesi dinmiş gibiydi. Sonra tekrar hırsla devam etti. “Yaratıcı gücünü, enerjisini, merakını amcası gibi bir şeyler keşfetmeye kullansın. Zehirlemeyin şu çocuğu. Matematiği çok kuvvetli. Babası ve amcası gibi mühendis olacak o. Zaten yaptığı resimlere baksanıza. Baştan aşağı geometrik şekil dolu.”

“Deli doluluğunun arkasındaki gizli duyguları görebilmen lazım Gizi.”

Károly halasına sarıldı. “Beni bir tek siz anlıyorsunuz,” diye fısıldadı.

5

Kurzón ailesi her sene haziran ayında üç aylığına Balaton Gölü’nün kuzey kıyısındaki sahil kasabası Balatonfüred’deki yazlıklarına giderdi. Yaşanan ekonomik sıkıntılara ve kıtlığa rağmen bu sene de alışkanlıklarından vazgeçmemişler ve başkentteki asfaltları bile yumuşatan dayanılmaz sıcaklar bastırmadan sandıklar dolusu eşyayla Balatonfüred’e taşınmışlardı. Her akşamüzeri olduğu gibi büyükler bahçedeki ağaçların gölgesine yerleştirilen şezlonglara uzanmış, günün ağırlığını üzerlerinden atmaya ve biraz olsun serinlemeye çalışıyorlardı. Gündüz her yeri kavuran güneş gökyüzünde alçalırken yavaş yavaş sıcaklığını kaybetmeye başlamış, hafif bir esinti çıkmıştı. Çocuklar verandadaydı. Magda resim yapıyor, Sándor her zamanki gibi sallanan koltuğa gömülmüş kitap okuyordu. Károly ortalarda yoktu. Alex ise tüm dikkatini önündeki mektup kâğıtlarına vermişti.

Balatonfüred, 27 Haziran 1919

Sevgili Mariacığım,

Bugün çok sıcak bir gündü. Sabah karşı yakadaki Altın Plaj’a gittik. Magda’yla birlikte sukayağı yapmasını öğreniyoruz. Károly öğretiyor. O çok iyi biliyor. Biraz fazla düşüyorum, ama çok zevkli. En azından kürek çekmek gibi sıkıcı değil. Ama Magda bayılıyor küreğe. Onun için ben de, sıkılsam da her gün biraz da kanoya biniyorum onunla. Sanyi ise hep yelkenliye binelim istiyor. Aramızda kalsın ama biraz korkuyor galiba kayaktan.

Seni çok özledim. Bu yaz annenlerden izin alsan da seni birkaç haftalığına buraya gönderseler. Ne kadar eğleniriz bilsen. Burada yapacak çok şey var. Her gün plaja gidiyoruz. Akşamları da geç yatmamıza izin veriliyor. Mahallede bir sürü arkadaşım var. Sürekli bizdeler. Azıp duruyoruz. Yeni köpeğimizi de görürsün. Adı Cerise. (“Söriz” diye okunuyor.) Magda’yla birlikte koyduk bu adı. Fransızca kiraz demek. Kiraz gibi tatlı ve tüyleri de neredeyse kiraz gibi kırmızı. O da bizimle azıyor. Ne olur gel. Yalnız ağustostan önce gel, çünkü o zaman misafirlerimiz olacak. Biraz sıkışık olur. Annem, yoksul yetim çocukları ağırlamak zorunda olduğumuzu söyledi.

Sen neler yapıyorsun? Arkadaşların falan nasıl? Sporla aran iyi mi?

Magda’yla ben bu sene gimnázium’a başlıyoruz. Gimnázium, ilkokuldan sonraki ortaokul ve lise demek. Biz de Károly’un okuluna gitmek istiyoruz. Kelemen amcam da orada okumuş. Ama Fasori’ye sadece erkekleri alıyorlarmış. Annem bi...

Birden yerinden sıçradı. Károly sessizce gelmiş ve en sinir olduğu şeyi yapmıştı. Belinin iki yanından kavrayıp korkutmuştu onu. “Öcsi – Ağabey!” diye bağırdı. “Bak ne yaptın! Mektubumu mahvettin.”

Károly’un sarılıp öpmesiyle korkusu da, kızgınlığı da eridi gitti. Hiçbir zaman kızamazdı ona, çünkü ne yaparsa yapsın hemen gönlünü alıverirdi.

“Sonra devam edersin Alex. Hadi gel, bir oyun kurdum odamda.” Hızla döndü. Magda’nın başının iki yanındaki saç örgülerinden birini eliyle havaya savurarak, “Hadi hadi pineklemeyi bırakın,” dedi. Sándor’un elinden kitabı kaptığı gibi masanın üzerine fırlattı. “Sen de geliyorsun Sanyi. Kalabalık bir oyun bu.”

“O zaman Margit’i de çağıralım mı?” diye sordu Sándor heyecanla komşu villaya doğru bakarak.

“Çağırdım bile. Geliyor.”

Alex mektubunu bitirmek üzere alelacele yazmaya devam etti.

... Mariacığım, kusura bakma. Károly’un yüzünden çizildi mektubum. Annem bizi, kızların gittiği başka bir gimnázium’a göndereceğini söyledi.

Şimdilik bu kadar yazıyorum. Bu biraz kısa bir mektup oldu. Ağabeyim oyuna çağırıyor. Tekrar yazacağım. Lütfen beni mektupsuz bırakma.

Seni çok seven ve özleyen arkadaşın,

Alex

Mektubu katladı, zarfa koydu. Adresini sonra yazarım, diye düşündü. Kalktı. Magda’nın elinden çekiştirerek, “Resmini sonra bitirirsin. Hadi gidelim,” dedi. Sándor gitmişti bile. Birlikte yukarı çıktılar.

Károly yatağındaki ve kanepedeki bütün yastıkları yere indirmişti.

“Şimdi ben Danton’um. Sanyi sen Robespierre’sin. Magda sen Desmoulins ol. Erkek rolü yapacaksın. Alex sen de Lucile. Tamam mı? Margit de Louise olacak. Nerede kaldı bu kız?” Pencereye koşup dışarı baktı. “Geliyor.” Sonra heyecanla yerdeki yastıkları üst üste yığmaya başladı. “Bu yastıklarla barikat kuracağız. Sanyi, odandaki yastıkları getir. Kızlar siz de gidin ne kadar kırmızı, mavi ve beyaz elbiseniz varsa getirin. Hadi çabuk olun.”

“Neden?”

“Bunlar Fransız bayrağının renkleri de ondan cahil kardeşim benim.”

“Fransız oyunu mu bu?”

Anneleri kapıda belirmişti. “Nasıl bir oyun bu?”

“Dantonculuk oynuyoruz Anyukám,” dedi Alex keyifle.

“Károly, sen mi kurdun bu oyunu?”

“Evet. 1 Mayıs’ta, bizim sınıftan János, Danton’la ilgili bir konuşma yapmıştı. Danton kim biliyor musunuz? Çok önemli biri. Fransız Devrimi’nin liderlerinden.”

“Biliyorum çocuğum. Biliyorum. Şimdi derhal banyolarınızı yapıyorsunuz ve hazırlanıyorsunuz. Akşam amcanız geliyor. İrén halanızla Filip eniştenizi de beraberinde getiriyor.” Etrafına bakındı. “Matmazel İldikó nerelerde?” Kapıda beliren Margit’e döndü. “Margitçiğim, sen de eve git, hazırlan kızım. Akşam yemekte tekrar görüşeceğiz.”

“Ama daha yeni başlıyorduk,” diye söylendi Sándor.

“Evet anne. Lütfen biraz oynayalım.” Alex ısrarla dizlerinin üzerinde yaylanıyordu.

“Sonra devam edersiniz. Her şeye itiraz edip durmayın. Söz dinleyin biraz.”

Alex oyunlarının yarım kalmasının verdiği isteksizlikle hazırlanmaya başladıysa da, sonunda amcasının geliyor olmasının verdiği heyecanla herkesten önce işini bitirip aşağıya indi ve verandada beklemeye başladı.

En nihayet trenin düdüğü duyuldu. Kısa bir süre sonra, amcalarını ve misafirleri almak üzere istasyona gitmiş olan atlı araba bahçeye girdi. Alex diğerlerinden önce amcasına sarılmak için arabanın durmasını beklemeden yerinden fırladı. Hepsi koşuşturdular. Alex iyice uzamış olan boyuna bakmadan amcasının kucağına sıçradı. Károly ise her zamanki gibi önce halasına sarıldı. Magda’ya da Filip eniştesine sarılmak kalmıştı.

“Durun çocuklar, sakin olun.” Kelemen’in yüzünden düşen bin parçaydı. “Haberler kötü.”

“Ne var? Ne oldu Kelemen?”

Herkes endişeyle yeni gelenlere bakıyordu.

Filip buz gibi bir sesle, “Sonunda Béla Kun proletaryanın diktatörlüğünü ilan etti,” dedi.

Anyukám, bu akşam sofrada amcamın yanında ben oturabilir miyim? Bahçede yiyeceğiz, değil mi? Ne olur?” Amcasının kucağından inmiş olan Alex, heyecanla bir yandan sıçrıyor, bir yandan annesine sarılıyordu. Annesinin sendelediğini görünce, kızacağını düşünüp aniden durdu.

“İşte şimdi her şey bitti.” Arabanın tekerleğine tutunan Gizella’nın benzi kül gibi olmuştu. Sesinde öfkeden eser yoktu. Sadece umutsuz bir bitkinlik seziliyordu.

Alex annesinin keyfinin neden kaçtığını anlayamamıştı ama akşam yemeğinde büyüklerle sofraya oturmalarına izin vermesinden onlara kızmadığını anlamıştı. Yazı ve Balaton’u çok seviyordu. Geç saatlere kadar büyüklerin yanında kalabiliyorlardı. Konuşmalardan biraz sıkılıyordu, ama onların arasında kendini büyümüş hissediyordu. Bu akşam hem bahçede yiyorlardı hem de sofraları çok kalabalıktı. Bayılıyordu misafirlere. Ne kadar kalabalık olursa o kadar hoşuna gidiyordu. Margit de, annesi ve babasıyla birlikte gelmişti. Tam karşısında Sanyi’nin yanında oturuyor, koskocaman mavi gözlerini bir oraya bir buraya çevirerek konuşulanları takip etmeye çalışıyordu. Ona anlatmak istediği çok şey vardı, ama kendileri hiç durmadan konuşan büyükler her nedense çocukların konuşmasına izin vermiyorlardı. Söylediklerimiz hep büyüklerin lafına karışmak oluyor, diye düşündü. Bugün herkes biraz sinirli zaten. Önümdeki balığı bir an önce bitirsem iyi olur. Magda’ya baktı. O bitirmişti bile. Masanın diğer ucunda oturan annesinin yılgın sesini duydu.

“Artık her şey bitti.” Son birkaç saattir durmadan aynı şeyi tekrarlıyordu.

Her zaman onlarla şakalaşan amcası bugün çok ciddi görünüyordu. Bu kadar ciddiyeti hiç sevmiyordu. Korkutuyordu onu. Yanında oturan Károly’a baktı. Pür dikkat amcasını dinliyordu. Sanki anlıyormuş gibi. Alex de dinlemeye başladı.

“Ne fark edecek Tanrı aşkına? Zaten kamulaştırmadığı fabrika, el koymadığı şirket kalmadı. Tek tek hepimizin topraklarına el koyuyorlar. Sadece arazileri kırk hektarın altında olanları rahat bırakıyorlarmış. Sosyal konutlar, ulaşım, bankalar, hastaneler, kültür kuruluşları, her şey, her şey kamulaştırılıyor.”

Alex önündeki balığı bitiremeyeceğini düşünüyordu. Çok doymuştu. Tabağında bırakırsa annesi çok kızacaktı. Acaba köpekler balık yer miydi? Yiyemediği etleri gizlice, masanın altında bekleyen Cerise’e veriyordu, ama galiba balık vermemesi gerekiyordu. Kılçıklarından dolayı olsa gerek, diye düşündü. Bir çatal daha attı ağzına ve hemen üzerine biraz su içti. Böyle yutması daha kolay oluyordu.

Şimdi de eniştesi Filip konuşuyordu. Gözlerinin üzerini örten bir çalılığı andıran kaşlarının sertliğine rağmen sevecenlikle bakan mavi gözleri bu akşam pek de öyle bakmıyordu. “Gerçi gerçekleştireceğini söz verdiği sosyal reformlardan dolayı onu destekleyenlerin sayısı çok az.” Károly onu da dinliyordu dikkatle.

Alex, niye İrén halamların çocuğu yok, diye düşündü. Keşke olsaydı. Bir kuzenimiz daha olurdu. Halasına baktı. Güzel bir kadındı galiba. Boynu ne kadar ince ve uzundu. Her nedense sahilde gezinen kuğuları hatırlatıyordu. Birden halasının yaşından beklenmeyen muzip gülümsemesiyle kendisine baktığını fark etti. İncecik başparmağını çenesinin altına dayamış, yerinden fırlayacakmış hissi veren yeşil gözlerini Alex’e çevirmişti. Onu kuğuya benzettiğini anlamış mıydı acaba? Bir hayvana benzettiği için kızmış mıydı? Ama kuğular güzel hayvanlardı.

Eniştesi konuşmaya devam ediyordu. “Bu ülkede bir avuç komünist ya var, ya yok. Çoğunluk, Macaristan’ın kaybettiği toprakları geri alacağı vaatlerine kanıp onu destekliyor.”

Eniştesi, İrén halasıyla aynı boydaydı. Halam mı çok uzun boylu, yoksa eniştem mi kısa, diye düşündü. Sonra eniştesinin kısa olduğuna karar verdi. Çünkü ayaktayken Kelemen amcasının çenesine geliyordu gözleri. Aslında belki de kısa değildi de, amcasının yanında kısa kalıyordu. Çünkü amcası çok uzun boylu bir adamdı. Herkes onun yanında ufacık görünürdü.

“Topraklarımızı geri almak için de elinden geleni yapıyor doğrusu.”

Alex bakışlarını yine konuşmaya başlayan amcasına çevirdi. Babasına benziyor muydu acaba? Fotoğraflarda gördüğü kadarıyla yüzleri biraz benziyordu, ama konuşması, sesi de böyle miydi babasının? Pek hatırlayamıyordu. Amcasının tel çerçeveli gözlüklerinin arkasındaki yeşil gözlerini seçmeye çalıştı. Babasının bakışları da böyle sevecen miydi? Hayır onunkiler daha sevecendi. Bunu çok iyi hatırlıyordu. Bazen mavi bakardı babası, bazen yeşil. Ama hep severek bakardı.

“Macar Kızıl Ordusu’nu kuzeye yürütmeyi ve Slovakya’nın bir kısım topraklarını işgal etmeyi becerdi, ama rahat bırakmıyorlar ki. Fransızlar işin içine burunlarını sokunca, Kun’un askerlerin geri çekilmesini emretmekten başka seçeneği kalmadı tabii.”

“Şimdi bana komünistleri tuttuğunu söyleme.”

Alex, yengesi Etel’in bu şekilde sesini yükselttiğini daha önce hiç duymamıştı. Şaşırdı. Evet, bu akşam herkes çok sinirliydi. Ama ne onun, ne Magda’nın, ne de Károly’un bir kabahati vardı. Çok usluydular. Başka bir şeyler olmuştu herhalde. Uzanıp amcasının eline dokundu.

“Amcacığım? Bir şeye mi kızdınız? Biz bir şey yapmadık değil mi sizi üzecek?”

“Hayır evladım. Ne münasebet.” Amcası burnunun üzerine tünemiş gözlüklerinin üzerinden tatlı tatlı Alex’e bakıyordu. Saçlarını okşadı. Her şey yolundaydı demek ki. Sonra Etel yengeye dönerek, “Ne tutması canım. Kun korkağın teki,” diye çıkıştı.

En nihayet sıra tatlıya gelmişti. Alex, önüne bırakılan tatlı tabağının çevresini süsleyen kırmızı çiçek desenlerine baktı. Ne zaman büyükler gibi kenarı yaldızlı tabaklarda yiyeceklerdi?

Annesinin küçümseyici bir sesle, “Bütün diğer Yahudiler gibi,” dediğini duydu.

Vişneli rétes! Yaşasın. Bayılıyordu bu tatlıya. Aşçıbaşının yaptığı en iyi şeydi. Zevkle saldırdı tabağına. Magda’yla birbirlerine gülümsediler.

“En büyük umudu Sovyetler’in müdahale etmesi.”

“Yalnız bu arada iktidarını koruyabilmek için yapmadığı kalmadı.” Margit’in babasının sesi her zamankinden de daha sertti. “Devrim mahkemelerinin şimdiye kadar ‘devrim karşıtı suçlu’ olarak nitelendirdiği yüzlerce kişi hakkında infaz kararı verdiği söyleniyor.”

“Köylülerin ellerindeki buğdaya el koyuyorlarmış.”

“Kilise’ye yaptıklarına ne demeli?”

“Trenlerin birinci sınıf kompartımanlarındaki koltukların mor kadife kumaşlarını sökmüşler ve bütün işçi çocuklarına bunlardan pantolon yapmışlar.”

Bütün bu konuşmaların arasında Gizella’nın herkesi bastıran sesi Alex’in kulaklarında çınladı. “Bu işin orta yolu yok. İnsanlar ya mutlak efendiler olmak istiyor, ya da mutlak köle. Eşitlikten söz edenlerin yaptıklarına bakın. Roller değişse de yeryüzünde her zaman efendiler ve her zaman köleler olacak. En acımasız zalimler, eline güç geçen mazlumlardır.”

Alex çok sıkılmıştı. Kalkıp oyun oynayabilselerdi keşke. Arkasına yaslandı. Başını gökyüzüne çevirdi. Bir sürü yıldız vardı. Beklemeye başladı. Bir yıldızın kaydığını gördü. Hemen bir dilek tutmalıydı. “Maradj velem,” dedi aceleyle. Hep yanımda ol. Károly’un elini tuttu. Sonra telaşla ayağa kalkıp, diğer elini ağabeyinin öbür yanında oturan Magda’ya uzattı. Károly’un iki eliyle elini sıkıca kavradığını hissetti. Magda’nın eline uzanamamıştı ama gözlerinin içine bakarak söylediklerini duyduğundan emin olmak için tekrar etti. “Hep yanımda ol. Hep yanımda olun.”

6

Ağustos ayının geldiğini ve artık çığrından çıkabileceğini fark etmişçesine ilk günden itibaren herkesi bezdirmeye başlayan güneşin kavurucu sıcağına rağmen gölün serin sularını, eğlenceyi, yazı ve rehaveti bırakıp apar topar Budapeşte’ye döndüler. Romenlerin başkente doğru ilerlediği ve Béla Kun’un Viyana’ya kaçtığı haberi üzerine Gizella, Rózsadomb’daki evinin başında olmak istemişti. Budapeşte’ye vardıkları gibi yol yorgunluğuna aldırmadan İrén ve Filip’i akşam yemeğine çağırdı. Kızılların yenilgisini kutlamaları gerekiyordu. Komünistlerin, rengi neredeyse sütlü kahveye yakın resmi gazetesi Vörös Újság’ın eve girmesini yasaklamış olmasına rağmen evvelsi günkü sayısını büyük bir zevkle salonun başköşesine yerleştirdi. Ve manşeti bir kez daha yüksek sesle okudu.

Proletarya Tehlikede!” Keyifli bir kahkaha attı. “Macaristan ancak beş ay dayanabildi komünizme. Beş ay bile değil. Sadece yüz otuz üç gün. Tam tamına yüz otuz üç kara gün.”

Misafirler geldiğinden beri patlayan şampanya şişelerine bir yenisini daha eklediler. Gizella şakıyordu. “Kun uçakla kaçmış. Uçağı kendisi kullanıyormuş. Buda tepelerinin üzerinden öyle alçaktan uçmuş ki, o bet yüzünü bile görebiliyorlarmış. Ceplerini göremiyorlarmış, ama söylenenlere göre sevdiği hamur tatlılarıyla ve daha da önemlisi bol mücevher ve değerli taşlarla doluymuş. Bileklerinden, kollarından altın zincirler sallanıyormuş. Nitekim bu zincirlerden biri Vérmező Parkı’na düşmüş.” Şen bir kahkaha daha attı. “Tahterevalli misali. Bir taraf yukarı çıkarken diğer taraf aşağı inmeli. Alt sınıftan mükemmel efendiler yaratabilirsiniz. Ancak bunun için birkaç yüzyıla ihtiyaç var bence. Önce karınlarının doyması lazım. Patlayana kadar. Nesiller boyu. Sonra sırtlarını dik tutmayı öğrenmeleri de kolay olmayacaktır. Diğer taraftan efendilerin de dik sırtlarını kamburlaştırıp iki büklüm yürümeyi öğrenmeleri zaman ister. O halde ne gerek var düzeni değiştirmeye? Nitekim kolay kolay da değişmiyor.” Şampanya kadehini kaldırarak tek tek herkesi bu mutlu haberin şerefine bir kez daha içmeye davet etti.

“Bu gece Romenlerin Budapeşte’ye gireceği söyleniyor.” Kelemen’in sesi endişe doluydu.


Continue reading this ebook at Smashwords.
Download this book for your ebook reader.
(Pages 1-42 show above.)