include_once("common_lab_header.php");
Excerpt for Rüya by , available in its entirety at Smashwords

RÜYA



Neslihan Stamboli




Smashwords Edition

Copyright 2019 Neslihan Stamboli




Smashwords Edition License Notes

This ebook is licensed for your personal enjoyment only. This ebook may not be re-sold or given away to other people. If you would like to share this book with another person, please purchase an additional copy for each recipient. If you’re reading this book and did not purchase it, or it was not purchased for your enjoyment only, then please return to your favorite retailer and purchase your own copy. Thank you for respecting the hard work of this author.

İçindekiler


Haziran 2008: Londra

BİRİNCİ PERDE

Birinci Tablo

Sahne 1

Ağustos 2008: Londra

Sahne 2

Ağustos 2008: Londra

İkinci Tablo

Sahne 3

Ağustos 2008: Londra

Sahne 4

Kasım 2008: Londra

Sahne 5

Sahne 6

Şubat 2009: Budapeşte

Üçüncü Tablo

Sahne 7

Şubat 2009: Kengyel

Sahne 8

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 9

Şubat 2009: Budapeşte

İKİNCİ PERDE

Dördüncü Tablo

Sahne 10

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 11

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 12

Sahne 13

Sahne 14

Sahne 15

Sahne 16

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 17

Sahne 18

Sahne 19

Sahne 20

Sahne 21

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 22

Sahne 23

Sahne 24

Sahne 25

Sahne 26

Sahne 27

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 28

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 29

Sahne 30

Sahne 31

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 32

Şubat 2009: Budapeşte

Sahne 33

Mart 2009: Csopak

Sahne 34

Sahne 35

Sahne 36

Sahne 37

Mart 2009: Budapeşte

Beşinci Tablo

Sahne 38

Sahne 39

Sahne 40

Sahne 41

Sahne 42

Mart 2009: Debrecen

Sahne 43

Sahne 44

Sahne 45

Sahne 46

Sahne 47

Sahne 48

Sahne 49

Sahne 50

Mart 2009: Budapeşte

Sahne 51

Sahne 52

Sahne 53

Sahne 54

Sahne 55

Sahne 56

Mart 2009: Budapeşte

Sahne 57

Sahne 58

Sahne 59

Mart 2009: İstanbul

Sahne 60

Sahne 61

Sahne 62

Sahne 63

Sahne 64

Sahne 65

Sahne 66

Sahne 67

Mart 2009: İstanbul

ÜÇÜNCÜ PERDE

Altıncı Tablo

Sahne 68

Mart 2009: Paris

Sahne 69

Mart 2009: Paris

Sahne 70

Sahne 71

Sahne 72

Sahne 73

Mart 2009: Paris

Sahne 74

Sahne 75

Sahne 76

Sahne 77

Sahne 78

Nisan 2009: İstanbul

Sahne 79

Sahne 80

Sahne 81

Nisan 2009: İstanbul

Yedinci Tablo

Sahne 82

Nisan 2009: İstanbul

Sahne 83

Nisan 2009: İstanbul

Sahne 84

Sahne 85

Nisan 2009: İstanbul

Mayıs 2009: Simi

Eylül 2010: Venedik

Neslihan Stamboli hakkında

Neslihan Stamboli’nin diğer kitapları

Neslihan Stamboli ile temasa geçmek için





Anneannem

Erzsébet de Kandó Egerfarmos Sztregova Marcali Bayındırlı’nın anısına

(4 Nisan 1904 - 14 Temmuz 1966)





Rüyasında kendisini bir kelebek olarak görür. Uyandığında, kelebek olduğunu düşleyen bir insan mı olduğunu, yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi olduğunu bilemez.

Çuang-Dzı

Haziran 2008
Londra

Rüya gözü yaşlı Londra yazının insanı canından bezdiren serinliğini geride bırakarak restorana girdi. Etrafına bakındı. Arka kısımdaki kalabalık masadan Michael’ın el salladığını gördü. Soru soran gözlerle yanına gelen garsona ona ihtiyacı olmadığını belirten bir el işareti yaparak masaya doğru yürümeye başladı. Herkes gelmişti. Ve o, her zamanki gibi geç kalmayı becermişti. Düğününe bile geç kalacaktı herhalde. Tabii eğer bir düğünü olacaksa! Yirmi dokuz yaşındaydı ve anneannesi Nili’ye göre evde kalmak üzereydi.

Michael yanındaki boş iskemleyi işaret ederek, ona ait olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Rüya bluzunu çekiştirerek açıkta kalan göbeğini kapatmaya çabaladı. Sonra neden böyle yaptığına sinir oldu. Dikleşerek göbeğini yeniden özgürlüğüne kavuşturdu. Eline gelen etiketten, bluzunu yine ters giymiş olduğunu fark etti. Annesinin iddia ettiği gibi mahsus yapmıyordu bunu. Aceledendi. Etiketi koparabilir miydi acaba? Çekiştirdi. Olmadı. Masaya yaklaşmıştı artık. Boş ver Rüya.

Masadaki herkes hep bir ağızdan konuşuyordu. Bütün o patırtının arasında duyduğu bir cümle bir anda kanını beynine sıçrattı:

“Artık basit bir aşk filminde oynayacak kadar yaşlandığımı düşünüyorum.”

Yerine ulaşmak için duvarla iskemlelerin arasından, masaya arkası dönük vaziyette, sıkışa sıkışa ilerlemeye çalışıyordu. Başını çevirmeden, “Demek basit bir aşk hikâyesi olduğunu düşünüyorsunuz?” dedi. Oturmak için masaya dönüp de, soruyu yönelttiği kişinin kim olduğunu görünce içi daraldı. Olamaz! Olmasın! Paul Brechon. Ayılıp bayıldığı Paul Brechon. Rudolf Takács rolünü kabul etmiş olduğuna inanmakta zorluk çektiği ünlü sinema oyuncusu Paul Brechon.

Paul’ün meydan okurcasına, “Sizce bir aşk hikâyesi değil mi?” diye sorduğunu duydu. “Ve evet, bence basit bir aşk hikâyesi.”

Michael araya girdi. “Tanıştırayım. Bir Macar Rapsodisi’nin yazarı Rüya Nevres... Paul Brechon.”

Rüya Michael’ı duymamıştı bile. En iyi savunmanın karşı saldırı olduğunu düşünen zihni, tırnaklarını çıkarıvermişti. Gözlerini Paul’den ayırmadan, “Aslında doğru,” dedi. “O kadar basit ki, eğer neresinden bakacağınızı bilemezseniz, derin ve karmaşık tarafını görmek çok zor olabiliyor.”

Paul’ün yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Tanıştığımıza memnun oldum,” dedi. Sonra ciddileşerek devam etti. “Evet, o kadar basit ki, böyle bir hikâyede oynamak cesaret ve yıllara dayanan bir deneyim istiyor.”

“Ben de tanıştığımıza memnun oldum Mösyö Brechon. Göstermemeye çalışsanız da, derin olduğunuza şüphem yoktu.”

“Lütfen... Mösyö Brechon değil. Paul.”

Rüya’yı çok iyi tanıyan ve konunun peşini bırakmayacağını bilen Michael, her zaman ağır basan sorumluluk hissiyle ayağa kalktı. “Herkes burada olduğuna göre, artık kadeh kaldırabiliriz. Başarılı, eğlenceli ve...” Kadehini ve kaşlarını biraz daha yükseğe kaldırdı. “... kârlı olmasını umduğum bir projenin başlangıcına içmek istiyorum.”

Rüya kadehini kaldırırken bir an Paul’le göz göze geldi. Delici masmavi bir bakışla, kadehini hafifçe Rüya’ya doğru uzatmıştı. “Her şeyden önemlisi eğlenceli bir projeye,” diye adeta fısıldadığını duydu. Telaşla gözlerini kaçırdı.

Michael filmin yönetmenine dönmüştü. “Şimdi de yönetmenimizden bir konuşma rica ediyoruz. Matthew?”

Matthew ayağa kalktı. Bir şeyler söylemeye başladı. Rüya’nın aklı bambaşka bir yerdeydi. Mükemmel bir seçim, diye düşündü. Casting’dekiler ne kadar başarılıydı. Paul, Rudolf’a o kadar çok benziyordu ki... Kırk iki yaşında olmasına rağmen enerjisiyle, çok iyi baktığı anlaşılan atletik vücuduyla ve gözlerindeki yırtıcı ifadeyle Rudi’nin gençliğini de çok rahat oynayabilecekti. Bir düğmesi fazladan açık olan beyaz gömleği ve beyaz pantolonunun içinde, beyaz atlı olmasa da, beyaz bir prensi andırıyordu.

Hukuk fakültesinden yeni mezun olan Rudolf’un yavaş yavaş babasının işlerini devralmaya başladığı, çok hırslı ve başarılı olduğu söyleniyordu. Onu ve seçeceği eşini bekleyen parlak mı parlak bir gelecek vardı ve bu tüm gönül kapılarını açıyordu. Ancak eğlenmeyi ve eğlendirmeyi seven Rudolf’un tek aşkı tenisti ve kızlarla sadece gönül eğlendirdiğini bilmeyen yoktu. Bu kadar ününe rağmen Alex ilk kez görüyordu onu. Ve ilk kez neden herkesin ona böylesine hayran olduğunu anlıyordu.

Heyecanla, “Károly! Tanıştırsana beni,” diye fısıldadı ağabeyinin kulağına.

Tanışmak istediğinden emin misin?”

Evet, eminim.”

Ama ben tanıştırmak istediğimden pek emin değilim.”

Neden?”

Sağır mısın kızım sen? Yoksa Budapeşte’de yaşamıyor musun? Bak tatlım, canının yanmasını istemiyorum. Kalk gidiyoruz.”

Aman Károly. Bebek değilim artık ben. On yedi yaşında olduğumu unutma ve beni korumaktan vazgeç. Sonunda evde kalıp hayatım boyunca başının etini yememi istemezsin, değil mi? Ayrıca, tanıştıracaksın da ne olacak? Hemen büyük bir aşk ve ömür boyu çekilen acılar, falan filan. Sen resim yapmayı bırak, roman yaz, roman. Eminim muhteşem melodramlar yazarsın.”

Sadece bir uyarı. Sonra niye söylemedin deme, tamam mı? Lütfen dikkatli ol.”

Tamam, tamam.”

Károly ayağa kalkarken elini Alex’e uzattı. “Gel bakalım.”

Alex adeta sıçrayarak kalktı yerinden. Károly’la el ele kort boyunca yürümeye başladılar. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Rudolf maçını bitirmiş, tenis kortunun diğer ucunda terini kuruluyordu. Sonra havluyu ensesine dolayarak omuzlarına bıraktı, başını hafifçe yana eğdi ve Alex’i seyretmeye başladı. Müstehzi mi, kendini beğenmiş mi olduğu tam anlaşılmayan, ama her halükârda beğeni izleri taşıyan bakışları Alex’in içini titretti. Gözleri, insanın bir bakışta içinde kaybolabileceği derinlikte masmaviydi. Göz göze geldiklerinde, Alex gürüldeyen kalbinin bir an durduğunu hissetti. Dizleri çözüldü. Károly’un eline sıkı sıkıya yapıştı. Büyülenmiş gibiydi. Başka hiçbir şey göremiyordu. Rudolf’un gözleri, bakışlarını hapsetmişti. Ürkütücü sertliğine rağmen insanı çeken davetkâr bir bakışı vardı. Gözlerinden kendini alabildiğinde burnunu fark etti. Kısacık kesilmiş açık kumral saçlarının yumuşak kıvrımlarına tezat, kemikli ve sertti. Etrafına hükmettiğini haykırıyordu sanki. Alex’in karnına tedirgin ama tatlı bir heyecan saplandı. Kendinden emin bu genç adamın sertliğin sınırlarında dolaşan gücünü hissettiğinde bütün vücudunu saran bir arzuyla irkildi. Vazgeç Alex, dedi içinden. Vazgeç! Károly’un eline iyice sarıldı. Ve sonra birdenbire her şey değişti. Rudolf’un bütün yüzünü aydınlatan gülümsemesiyle ifadesi aniden yumuşayıvermişti. Gözlerinin içi gülüyordu. Dişlerinin ne kadar düzgün olduğunu düşündü. Ne yapacağını bilemez bir halde gözlerini kaçırdı ve belki bir şeyler söyler ümidiyle Károly’a döndü.

Merhaba Rudi.” Károly, Rudolf’la el sıkışmak için Alex’in elini bırakmıştı.

Merhaba Károly.” Rudolf, Alex’e döndü. “Merhaba, ben Rudolf.”

Alex ağzını açamadan, Károly araya girdi. “Rudi, kardeşim Alexandra.”

Rudolf, Alex’in elini tutmuş dudaklarına yaklaştırıyordu. “Sonunda sizinle tanışabilmiş olmak benim için büyük bir mutluluk Matmazel de Kurzón.”

Alex, Rudi’nin bakışlarının gözlerinde, dudaklarının ise elinin üzerinde gezindiği birkaç saniyenin sonsuza dek sürmesini istedi. Sonunda, “Ben de çok memnun oldum,” diye mırıldanabildi.

Bir Macar Rapsodisi, Birinci Perde, Birinci Tablo, Haziran 1927,” diye geçti Rüya’nın aklından. “Rapsodinin ilk bölümü Lassú bir yaz gününün rehavetiyle, ağır ve telaşsız başlar.” Kitabının her cümlesini, her kelimesini ezberlemişti artık. İki yüz yirmi bin kelimelik bir kitap olduğunu düşününce pek gerçekçi gelmiyordu, ama öyleydi.

“Gerçekten ailenizin hikâyesi mi?”

“Efendim?” Rüya’nın düşünceleri dağıldı. Yönetmen Matthew konuşmasını bitirmişti.

Paul bir kez daha sordu. “Kitabınızda anlattıklarınızın hepsi gerçek mi?”

“Karakterlerin hemen hemen tamamı gerçek yaşamdan. Mami, yani Alexandra, anneannemin annesiydi. Ama yazarlık ayrıcalığımı kullanarak bazı olayları biraz değiştirdim.”

“Tahmin etmiştim. O kadar çok felaket var ki, melodram olmanın kıyısında geziniyor.”

Rüya boğazında dizili, dışarı fırlamayı bekleyen sözcükleri zapt etmekte zorlanıyordu. Bazen, söyleyebileceklerinden kendisi bile korkardı. Sakin ol Rüya, diye kendi kendini teskin etmeye çalıştı. Sakin ol kızım.

Ama sonunda dayanamadı ve, “Aslına bakacak olursanız, sizin ifadenizle ‘felaketlerin’ tümü gerçek olan kısımlar,” diye patlayıverdi. “Hikâyeyi biraz daha normal, ya da ne diyeyim daha sıradan bir hale getirebilmek için epey çaba sarf ettim. Olduğundan daha az melodramatik bir hale getirebilmek için. Bazı...” İki elinin işaret ve ortaparmaklarıyla tırnak işareti yaparak devam etti. “... ‘felaketleri’ saf dışı bırakmak zorunda kaldım. Mesela Gizella’nın sonunda kör olması gibi.”

Mais non!

“Şaka ettiğimi sanıyorsunuz, ama bazı aileler göründükleri kadar şanslı değil. Başlarına gelenleri romanlar bile kabul edemiyor.”

“İlk kitabınız, değil mi?”

“Evet. Nereden aklıma geldiyse! Aslında benim işim de, aşkım da resim. Ama bu kitabı yazmam gerekiyordu. Bundan sonra başka bir şey yazar mıyım, bilmiyorum. Sanki içimde ne varsa bitirdim. Kurumuş gibiyim. Resmimi de etkiledi. Yazmaya başladığım andan itibaren tek bir çizgi bile çizemedim. Kitabı bitirdikten sonra da bir şey değişmedi. Dört yıldır sanatsal bir komatoz durumu hâkim anlayacağınız.”

Yemeğin geri kalan kısmında, Paul’le konuşmamak için elinden geleni yaptı. Tam karşısında oturuyor olması işini epey zorlaştırdıysa da direndi. Bu kendinden fazla emin adamın kurnaz yorumlarıyla kurduğu tuzaklara düşüp saldırganca kendini korumaya mecbur kalmak istemiyordu. Başlangıç ve ana yemek boyunca solunda oturan Peter adındaki sıkıcı şahsın boğucu monologlarını dinledikten sonra, tatlısının yarısında, gitmek zorunda olduğunu söyleyerek kendisini mazur görmelerini rica etti. Masadan ilk kalkan olmak hiç hoşuna gitmiyordu, ama Londra’da yaşayan kuzenleriyle randevusu vardı ve hoş görülmeyecek kadar geç kalmıştı bile. Yemeğin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişti. Alelacele Michael’ın yanağına bir öpücük kondurdu. “Yarın sabah on birde görüşüyoruz.”

“İyi geceler Rüya.”

Ayağa kalkarken, “Herkese iyi geceler,” dedi. Paul dahil, masadaki birkaç erkek Rüya’yı uğurlamak üzere sandalyelerini geri iterek ayağa kalkar gibi yaptılar. Rüya masanın etrafından dolanana kadar masadakiler yeniden sohbeti koyulaştırmıştı. Paul’ün yanına gidip kulağına doğru eğilerek bir şeyler fısıldadığını kimse fark etmedi bile.

“Ben gider gitmez, acısı fazla kaçmış, ilk kitabının başarısıyla sarhoş olmuş, şımarık bir hatun olduğumu söyleyecekler. Belki de haklılar. Belki biraz acıyım. Belki biraz şımarığım. Ama her halükârda değişmeyen bir şey var: Oyunculuğunuza hayranım ve bu rolü oynamayı kabul etmiş olmanıza gerçekten çok sevindim Mösyö Brechon.”

Paul keyifli görünen bir şaşkınlıkla yükselen kaşlarının altından Rüya’ya baktı.

“Rudolf için sizden daha uygun biri olamazdı. Kendinizi beğenmişliğiniz demeye dilim varmıyor, ‘kendinize güveniniz’ diyeceğim, o bile Rudolf’unkiyle aynı.”

Paul’ün verebileceği cevaptan ve daha sonra kendi söyleyebileceklerinden korkarak hızla arkasını döndü ve masadan uzaklaştı. Bir an, dişlerini ezercesine çenesini sıkmış olduğunu fark etti. Son dakikada yine bir çuval inciri mahvetmeyi becermişti. Niye böyle söylemişti ki? Niye diline hâkim olamıyordu? Hayrandı Paul Brechon’un oyunculuğuna. Ayrıca son derece çekici, zeki ve olgun biriydi. Kendini beğenmiş olduğunu da düşünmüyordu. Neden böyle söylemişti? Neden? Neden?

“Taksi çağırmamı ister miydiniz?” diye soran garsonu adeta iterek kendini restorandan dışarı attı. Fulham Road’da yürümeye başladı. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Kuzenleriyle buluşacağı Blakes Hotel’e varmasının fazla uzun sürmeyeceğini düşündü. Juli néni de orada olacaktı. Juli néni yani, ... Nesi oluyordu gerçekten? Mami’nin tüm dişi akrabalarına Macarcada teyze, yenge, hala anlamına gelen néni sözcüğüyle hitap ettikleri için bazen kimin, nesi olduğunu çıkaramazdı. Juli, Mami’nin ağabeyi Károly’un büyük kızıydı. Her neyse! Teyze sayılırdı işte. Juli néni, yani Juli teyze, kitabının başarısını kutlamak istemişti.

Romanını bitirmesinde Juli néni’nin katkısını inkâr edemezdi. Neredeyse tüm emeklerini silip atacak kadar şevkinin kırıldığı bir dönemde ettiği bir sözle Rüya’nın önünde yepyeni bir pencere açmıştı. O sıralarda kitabını yazmaya başlayalı bir buçuk yıl oluyordu. Ve bir türlü bitiremiyordu. Juli néni, “Yad Vashem’e gittin mi?” diye sormuş, Rüya’nın cevabını beklemeden, “Babam Károly sadece asi ve çılgın bir ressam değildi,” diye devam etmişti. Sonra, bir anda anlatmaktan vazgeçip, “Gerçi asi olmasına asiydi,” diye konuyu değiştirivermişti. “Babaannem Gizella’nın tüm itirazlarına ve tehditlerine rağmen ilk görüşte âşık olduğu Ada’sından asla vazgeçmeyecek kadar asi ve dik kafalı.” Sonra da, daha önce göstermediği birkaç albüm çıkarıp anlatmaya devam etmişti. “Bu, 1927 yılında annemle babamın tanıştığı piknikte çekilmiş. Balatonfüred’de. ‘Alex’in Rudi uğruna verdiği piknik daveti,’ derdi babam gülümseyerek.”

Rüya, Yad Vashem Vakfı’nın ne olduğunu ve kitabıyla ilgisini öğrendikten sonra yeniden büyük bir aşkla yazmaya başlamıştı. Bir avazda hem ilk iki perdeyi eklentilerle zenginleştirmiş hem de hayali de olsa üçüncü perdeyi kurgulayacak enerjiyi bulmuştu. Aradan altı ay geçmeden de bitirmişti kitabını. Böyle bir roman için iki sene, rekor süre diyorlardı. Günde on altı saat çalışır, dört kez Macaristan’a gidip haftalarca kalır ve dört ayrı kent arasında mekik dokursan; iki kez Paris’e, bir kez İtalya’ya ve galiba üç kez de Londra’ya gider, karşı koyulamaz bir merakla İmparatorluk Savaş Müzesi’nden Özel Operasyonlar Dairesi’ne kadar arşivleri didik didik edersen, elbette biter. Hayatında yapacak daha iyi bir şeyin olmayınca!

İçi daraldı. Atlatsa mıydı kuzenlerini? Kutlamalara filan katlanacak ruh halinde değildi.

BİRİNCİ PERDE



Rapsodinin ilk bölümü Lassú bir yaz gününün rehavetiyle, ağır ve telaşsız başlar...

Bir Macar Rapsodisi
Üç Perdelik Roman
Birinci Perde, Birinci Tablo
1927

Birinci Tablo

1

Károly, dik dik Ada’ya bakan kız kardeşinin aklından ne geçtiğini çok iyi biliyordu. Bakışlarını ilerideki ağaçların altında duran Ada’dan ayırmadan, “Siyah giyen bir kız...” dedi. “Dikkatleri elbisesine değil, kendisine çekmek ister. Ve elbisesi gibi, o da belki çarpıcı değildir, ama muhakkak gereklidir. Yalındır, ama zariftir. Gizemli değildir, ama ince bir zevki vardır.”

Alex bir kahkaha attı. “Femina dergisini okuduğunu bilmiyordum. Matmazel Chanel’in ‘küçük siyah elbise’ fikrini takdir etmen, daha doğrusu bundan haberdar olman gerçekten şaşırttı beni. Ben kayak yapmaya gidiyorum. Sen de pineklemeyi ve hayal kurmayı bırak, misafirlerimizle ilgilen biraz.” Ağaçlara doğru baktı. “Ve fazla kaptırma kendini.” Sonra koşarak kendisi gibi dur durak bilmeyen ve iskelede kimin ne yapacağını kararlaştırmaya çalışan arkadaşlarının yanına gitti.

Károly, kabinlerden birinden çıkan Rudi’nin Alex’in yanına gidişini, elini omzuna koyarak kulağına bir şeyler fısıldamasını, Alex’in güneşte yer yer bakırımsı, yer yer altınımsı bir kızıla bürünen saçlarını okşamasını, kız kardeşinin kıkır kıkır gülüşünü, Rudi’nin mükemmel bir balıklamayla suya atlayışını, Alex’in hayranlıkla Rudi’nin arkasından bakışını ve sonra Ferenc’le birlikte deniz motoruna binişini hafif bir iç sıkıntısıyla seyretti. Motor çalışınca kıyıda beslenmeyi bekleyen kuğular telaşla uzaklaştılar.

Magda bile kürek söz konusu olunca tüm mantığını askıya almış, bu kadar yemeğin üzerine bir yerine kramp girebileceğine aldırmadan suya atlamış, nazlı nazlı salınan kanolardan birine tırmanıyordu. Onun gül yüzü hatırına ne kadar sporcu olduklarını göstermek isteyen iki delikanlı diğer kanolardan onu seyrediyor, kalabalık bir grup genç de iskelede sıralarını bekliyordu. Boşuna bekliyorsunuz, diye düşündü Károly. Kız kardeşinin, oradaki gençlerin hiçbirinde gönlü olmadığını görebiliyordu. Umutla Magda’nın gözlerinin içine bakarak aşklarını dile getirmeye çalışan nispeten cesur arkadaşları, bakışlarına korkusuzca cevap veren gözlerdeki anlamı yanlış algılar, sonunda da hayal kırıklığına uğrarlardı. Magda’nın meydan okurcasına karşısındakinin gözlerine diktiği gözleriyle, “Bana ne kadar âşık olduğunu bakışlarından anlıyorum, ama umurumda bile değil,” dediğini anlayamazlardı. Tatlı gülümsemesindeki alaycı özgüveni fark edemezlerdi. Magda daha hiç kimseye âşık olmamıştı.

Alex geldi geçti önünden. Motorda rüzgâra arkasını dönmüş, yüzünü kapatan saçlarının arasından arkaları sıra kayak yapan Rudi’yi seyrediyordu. Alex’in bakışlarını göremiyordu, ama tahmin edebiliyordu. Genellikle, Magda’nın aksine karşısındakinin gözlerine bakamazdı. Duygularını elevermekten ürken gözbebekleri kıpır kıpır bir aşağı bir yukarı gezinirdi. Károly bazen Alex’in kendi duygularını elevermekten değil, karşısındakinin duygularını okumaktan korktuğu için gözlerini kaçırdığını düşünürdü. Beğenmediği biri ona âşık olacak diye ödü patlardı sanki. Bu aşkı cevapsız bırakamayacağından ve hiç sevmediği biriyle ilişkiye gireceğinden korkar gibi bir hali vardı. Aslında Alex de, Magda da, farklı şekillerde davranıyor olsalar da, seçilmek değil, seçmek istiyorlardı. Károly şu anda Alex’in gözlerini göremese de, seçimini yapmış olduğunu hissediyordu. Kız kardeşi iskeledeki arkadaşlarına el sallayarak bir kez daha geçti önünden. Motorun çıkardığı dalgalar iskeleye vurarak tahtaları ıslattı.

Károly’un gözleri iskelenin ucunda dikilen Sándor’a takıldı. İnsanın içini burkan bir görüntüsü vardı kuzeninin. İncecik ve upuzun bedeni, öne düşmüş dar omuzları, güçlü olmaktan çekinen çenesi, uzun ve kemikli yüzü, tüy gibi ince kumral saçları, yanaklarına doğru akıyor gibi görünen ve yüzüne ağlamaklı bir ifade veren yeşil gözleriyle her nedense hüzün verirdi ona. Sürekli kaçırdığı bakışlarında ve kendisinin bile zor duyduğu sesinde hep tereddüt vardı. Bugün kendinden beklenmeyen bir şevkle yelkenliyi hazırlamış, Margit’in binmesine yardımcı oluyordu. Aferin Margit’e, diye düşündü. Sanyi’nin kurtuluşu bu kızda. János’a gösterdiği ilginin binde birini Sanyi’ye gösterse kuzenim dağları devirir. Biraz önce yanına gelip şezlonga uzanmış olan János’a döndü. “Sevgilin olması ihtimali var mı?” diye sordu.

“Kimden söz ediyorsun? Ada’dan mı?”

Aslında Margit’ten söz ediyordu, ama Ada’yla ilgili fikirlerini de merak etmiyor değildi. Bahçenin diğer tarafında çimenlerin üzerine oturmuş, yanındaki erkeklerle belli ki ateşli bir sohbete dalmış olan Ada’ya çevirdi bakışlarını. Güzelliğini silah olarak kullanan kadınlardan biri olarak algılanmaktan korkarcasına dişiliğini aşırı bir ciddiyetin arkasına saklamaya çalışsa da solgun teninin pürüzsüz şeffaflığı ve kumral saçlarının iyice ortaya çıkardığı gök mavisi gözleri Károly’un kalbini titretmeye yetiyordu. Çıkık elmacıkkemiklerinin üzerine düşmüş bir tutam dalgalı saçı parmaklarıyla geriye itmek ve sonra dolgun dudaklarını öpmek için dayanılmaz bir arzu duydu. Yemek boyunca Ada’yla göz göze gelmeye çalışmıştı. Yine bakışlarını aradı. Ada ölçülü bir gülümsemeyle Károly’un ilgisine cevap verdi ve sonra aceleyle yanındakilere dönerek anlatılanları dinlemeye devam etti. Yüzündeki ifadeden söylenenlerle hiç mi hiç ilgilenmediği belliydi. Károly, bir sonraki gülümsemesini beklemeye başladı.

János, “Ada’yı sevgilim değil, bir dişi olarak görmekte bile zorlanıyorum,” diyordu. “Benim için bir erkek arkadaştan farkı yok.”

Ada bakışlarını tekrar Károly’a çevirmişti. Bu kez hemen kaçırmadığı gözlerinde, nezaket gülücüğüyle anlatabileceklerinden çok daha fazla şeyler gizliydi.

“Ben Margit’i kastetmiştim.”

János’un sesinde hafif bir şaşkınlık sezinledi. “Margit mi? Küçük Margit! O daha çocuk Károly. Ama yine de bütün sıkıntılarımı büyük bir sabır ve anlayışla dinlemesini çok iyi biliyor. Kendini hiçe sayan fedakâr bir kız kardeş gibi. Onunla her konuştuğumda kendimi bir kuş kadar hafiflemiş hissediyorum. Adeta tüm sıkıntımı üzerimden alıveriyor. Adını koyamadığım bir mutluluk doluyor içime.” Zeytin bakışlarını tam önlerinden geçmekte olan motorda neşeyle kahkahalar atan Alex’ten ayırmadan devam etti. “Ama her şey bundan ibaret olmamalı.”

Mutluluğunu paylaşmak ister gibi onlara el sallayan Alex’e el salladılar.

“Alex’e göz kulak ol Károly.”

Motorun arkası sıra uzanan ipin ucunda, kayağının üzerinde vücudunun bütün kaslarını gözler önüne seren Rudi geçti önlerinden.

“Yakışıklı olmanın verdiği kibirle kadınlardan ziyade kadınları elde etmenin başarısına önem veren erkeklerden kendisini koruyamayacak kadar saf bir kız kardeşin var.”

Sıcağı ve yemeğin ağırlığını hissedenler, gölgeleri ayaklara hapseden yaz güneşinin yakıcı hışmından korunmak üzere ağaçların altında çimenlere ve şezlonglara uzanmışlardı. Volkanik tepeleri yansıtan gölün turkuvaz sularında gezinen yelkenlilerin zarafetinin verdiği rehavete teslim olmuş gibiydiler. Alex motorla bir kez daha geçti önlerinden. Kız kardeşinin bir an bile boş duramaması Károly’un içini sızlatıyordu. Alex’in kalbinde babasının bıraktığı boşluğu ne o doldurabiliyordu, ne de amcası. Ve küçük Alex, kendine bile itiraf etmekten korktuğu kadar derinden hissettiği bu eksikliğin acısını, olduğundan da daha derine gömmek için içgüdüsel bir dürtüyle gittikçe yoğunlaşan bir tempoda yaşamaya çalışıyor; çocuksu bir cesaret ve sorumsuzlukla her şeyi deniyor; bir anının boş geçmesine tahammül edemiyor; resim yaptığı zamanlar dışında yalnız kalmaktan nefret ediyordu. Büyük bir hırsla sahiplenerek koruduğu ve sayılarını durmadan artırdığı arkadaşlarına dört elle sarılıyordu. Magda gibi güçlü değildi. Duracağı yeri bilmiyordu. Alex hâlâ Károly’un küçük bebeğiydi ve belki de hep öyle kalacaktı. Yetişkinlerin soğuk ve acımasız dünyasına girmek için acele etmesine gerek yoktu. O her zaman kız kardeşlerinin yanında olacaktı. Nefret ediyor olmasına rağmen mühendislik fakültesini bitirecek ve babasının yerini alacaktı. Alabilecek miyim, diye düşündü. Bitirebilecek miydi fakülteyi? Mühendis olması mı gerekiyordu mutlaka? Kız kardeşleri gibi sanatkâr olsa, onlara babalık edemez miydi? Yanındaki şezlonga uzanmış János’a baktı. Onun böyle bir mecburiyeti yok, diye düşündü. Boşluğunu doldurması gereken bir babası yok. Ne kadar şanslı. İstediği, sevdiği için okuyor mühendisliği. Kendi seçimini yapabilecek kadar özgür olmak ne büyük bir nimet.

“Nasıl ayırt ediyorsun Magda ile Alex’i? İnsan hangisine âşık olduğunu bile şaşırabilir.” Rudi sukayağı yapmayı bitirmiş, Károly ile János’un yanına gelmişti. Kayak sırası Alex’teydi.

Károly, Rudi’nin söylediklerini yanlış duyduğunu düşündü bir an. Âşık olduğunu mu ima etmişti? Kulaklarına inanamıyordu. Rudi! Âşık olmak! Yağ ile su gibi, bütünleşmesi imkânsız iki kavram.

“Onları iyi tanımayanlar böyle söylüyor.” János’un sesi alabildiğine donuktu. “Ama tanıyınca huylarının ne kadar farklı olduğunu, benzerliklerinin sadece görünüşleriyle kısıtlı olduğunu anlıyorlar.” Bakışlarını gölün üzerinde süzülen Alex’ten ayırmadan devam etti. “Ayırt edebilmek için gözlerindeki ifadeyi yakalaman, küçük bir dudak hareketini fark edebilmen yeterlidir. Alex’in gözlerinde, içi içine sığmayan küçük bir kızın sorumsuz şen şakraklığını hemen görürsün. Yumuşak bakışlarında Magda’nın mantıklı ciddiyetinden, sertliğinden eser yoktur. Alex olmadan Magda sıkıcıdır. Magda olmadan Alex yorucudur. Bir elmanın iki yarısı gibidirler. Sanki biri olmasa, diğeri eksik kalır. Ve bunu biliyormuşçasına birbirlerinden bir türlü ayrılamazlar.”

Károly, János’un sözünü kesti. “Tabii spor yaptıkları zamanlar dışında. Evlenince ne yapacaklar çok merak ediyorum. Birbirlerinin yerine geçerek herkesi şaşırtmaya devam edeceklerinden eminim. Çocukluklarından beri en büyük eğlenceleri bu.”

Rudi bir yandan kurulanıyor, bir yandan kayak yapan Alex’i seyrediyordu. “O zayıf bedeninden beklenmeyecek kadar güçlü. İnanılır gibi değil.”

“Görünüşüne aldanma.” János’un bakışları hâlâ Alex’in peşindeydi. “Her an kırılabilecek camdan bir çiçek gibidir o.”

Sanki bunu duymuş gibi, Alex bir anda ipi elinden kaçırdı ve sulara gömülüverdi. Rudi yanlarından uzaklaşmıştı. Ağaçların altında çay saati için hazırlanan büfeye doğru yürüyordu. Haşhaş tohumlu, cevizli, bademezmeli çeşit çeşit keklerin dizili olduğu masanın bir ucuna yığılı pogácsa kümesinden bir tane aldı ve tekrar kaymaya başlamış olan Alex’ten gözlerini ayırmadan iskeleye indi.

Alex kırılgan olmadığını kanıtlamak ister gibi birkaç tur daha kaydıktan sonra iskeleye döndü. Havluyla onu bekleyen Rudi’nin kollarının arasına adeta sığınması her nedense Károly’u endişelendirdi. Bahçeye doğru yürürlerken ne kadar korumasız görünüyordu. Havlusuna sarınmış, ıslak saçlarının arasında yüzü iyice ufalmıştı. Károly bir kez daha János’un beceriksizliğine kızdı. Bu kadar senedir kız kardeşinin gönlünü almayı bir türlü becerememişti.

Güneşin ısıttığı ağaçlardan birinin gövdesine sırtını yaslamış olan Alex’e ve nefesini dudaklarında hissettirecek kadar yakınında duran Rudi’ye baktı. Bir elini Alex’in başının yanına ağaca dayamıştı. Diğer eli kâh Alex’in burnunda, kâh yanağında, kâh omzunda dolaşıyordu. Ne kadar güveniyordu kendine! Kollarının arasındaki bu kızı da tavlayacağından, hatta çoktan tavlamış olduğundan hiç şüphesi yoktu besbelli. Hangi Rudi gerçekti acaba? Alex’le konuşurken kalbindeki en derin, en gizli duyguları karşısındakine teslim ettiği hissini veren, ince ruhlu, yumuşak ve sevgi dolu Rudi mi, yoksa erkek arkadaşlarının yanında sertleşen, kadınları kullanılacak bir eşya gibi gördüğü izlenimini veren ve onu tenis hayallerinden koparabilecek ciddi ilişkilerden ziyade fazla enerji, emek ve zaman istemeyen kısa süreli “saman altı” ilişkiler yaşamayı tercih ettiğini söyleyen, güzellik ve cinsellik düşkünü, maceracı Rudolf mu? Hangisine inanmalıydı? Dostu Rudi, kız kardeşini böyle bir ilişkiye sürükleyecek kadar hain biri olabilir miydi? Ve Alex. Tatlı Alex. Bedenine sardığı havluya rağmen bir yaprak gibi tir tir titriyordu. Károly biraz önceki düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunu görebiliyordu. Evet, seçimini yapmıştı Alex. Rudi’nin gözlerinden ayırmadığı bakışlarından anlıyordu bunu. Korkusuzca bakıyordu. Rudi’nin duygularını doya doya okumak istercesine. Âşık olduğunu tüm gücüyle haykırırcasına. İçdünyasının penceresini ardına kadar açarak bakıyordu. Acaba Alex gerçeklerin ne kadar farkındaydı? Karşısındaki genç adamın her istediğini kolayca fethedebileceğini haykıran umursamaz tavırlarını ve aşırı özgüveninin kendini beğenmişliğe vardığını görebiliyor muydu? Yoksa sevgi ve mutluluğa duyduğu açlıkla, önüne geçemediği iyimserliği gözlerini kör mü etmişti?

Ağustos 2008
Londra

Rüya Paul’le tanıştığı gün başlayıp iki aydır devam eden kur maratonunun nereye varacağını düşünüyordu. Ne giyeceğini düşünsen daha iyi edersin kızım! Bilmem kaçıncı kez üzerindekileri çıkarıp yere attı. Yerdeki pantolon, şort, elbise ve bluz yığınının arasından siyah şortunu bulup çıkardı, aceleyle giydi. Siyah bir tişört bulmalıydı. Yığını eşeledi. Bulamadı. Elbise dolabının çekmecelerini karıştırdı. Derinlerde bir yerde bumburuşuk olmuş bir tane buldu. Üzerine geçirdi. Geç kalmaktaydı. Paul birazdan gelirdi. Siyah sandaletlerini mi giyseydi? Yoksa siyah lastik ayakkabılarını mı? Sandaletleri giymeye karar verdi. Başucundaki masadan bileziklerini kaptı. Salona geçti.

Paul temmuz ayı boyunca birkaç kez Paris’ten Londra’ya gelmiş; her geldiğinde prodüksiyon öncesi toplantıların gerektirdiğinden birkaç gün fazla kalmış; ısrarcı mavi bakışlarıyla ve üzeri kapalı iltifatlarıyla Rüya’nın aklını başından almaya, gönlünü kalbinden koparmaya başlamıştı. Son geldiğinde Rüya’nın yelkenleri neredeyse suya inecekken, aniden hiçbir şey söylemeden ortadan yok olmuş; üç gün sonra tekrar ortaya çıkıp “Biarritz’e kadar” gittiğini söylemişti. “Rüzgâr sörfü yapmaya.” Sonra heyecanla eklemişti. “İki hafta sonra da Pirenelerde paragliding yapmaya gideceğim.” Daha bir maceranın heyecanı bitmeden diğerinin peşine düşüyordu. Kadınları da birer macera olarak gördüğü ve biri gözden düşmeden öbürünün peşinden koşturmaya başladığı besbelliydi. Ama maalesef hiç güven uyandırmayan o bakışlar Rüya’ya her şeyi unutturuveriyordu. Tuhaf bir oyun oynuyorlardı sanki. Daha doğrusu, kolayca kazanmaya alışmış Paul’ün oynadığı tuhaf bir oyunda istemediği bir rol veriliyordu Rüya’ya. Paul’ün elinde oyuncak olduğunu hissetmeye başlamıştı. Ağustos ayının başında güneş özlemiyle ve Paul’le oynadıkları bu oyunun büyüsünden biraz olsun sıyrılıp sakin kafayla düşünebilmek niyetiyle İstanbul’a dönmüştü. Ancak İstanbul-Paris arası telefon görüşmeleriyle ve elektronik posta mesajlarıyla devam eden oyunun büyüsü coğrafi mesafeyle dağılamamış, tam aksine daha da yoğunlaşmıştı. Karşındakinin gözlerine bakmadan konuşmanın verdiği cesaretle söylenenler, seslendirmeden sadece birkaç tuşa basmanın rahatlığıyla ifade edilenler Rüya için gerçeküstü bir boyut kazanmaya başlamıştı.

“Bazen aksiliğin bile tuhaf bir lezzeti oluyor. Arkasına gizlenen arzuların ipuçlarını görebiliyorsun.”

“Cinsel cazibesinin farkında olmayan bir kadının karşı koyulamaz çekiciliği.”

Bunların hiçbiri açık açık Rüya için söylenmiş ya da yazılmış değildi, ama gelin güvey olmamak da imkânsızdı.

Sonunda, İstanbul’da üç hafta kalmayı becerdikten sonra prodüksiyon öncesi müdahaleleriyle herkesi bunaltmaya devam etmek üzere, belki de Paul’ün birkaç günlüğüne Londra’da olacağı haberi üzerine apar topar Londra’ya geri gelmişti. Attila’nın Maida Vale’deki darmadağınık evinde kalıyordu. Yıllarca savaş muhabiri olarak dünyada Allahın unuttuğu ne kadar yer varsa gezdikten sonra Londra’ya yerleşmekte karar kılan kuzeni, aradan bir yıl bile geçmemiş olmasına rağmen sıkı bir şekilde bunalmaktaydı. “Dünyada işsiz kalmayacak bir meslek grubu varsa, o da savaş muhabirleri,” diyor ve her an “aktif göreve” geri dönmekten söz ediyordu.

“Oooo küçükhanım. Kırmızı atlı prensiniz gelmişler efendim!” Attila yüz yıldır üst üste boyanmaktan dalgalı bir denizi andıran çerçevelerin arkasına gizlenmiş, silinmemekten neredeyse buzlu cama dönüşmüş pencereden dışarı bakıyordu.

Rüya, fazla süslü püslü kaçacağı endişesiyle kolundaki bilezikleri çıkarıp çıkarmamak arasında gidip gelirken aşağıda duran gösterişli arabaya baktı. “Çok mu aramış bunu?”

“Herhalde aramıştır. Yirmi yıllık bir Ferrari kolay bulunmaz. Üstelik bu kadar iyi durumda. İnsan ruhunu satabilir bunun için.”

Binmesi zor, bindikten sonra da çıkardığı korkunç seslerden dolayı tek laf edemediğin bu arabanın nesinin Attila’nın bu kadar hoşuna gittiğini anlamakta epeyce zorlandı. Ama şehir dışına çıkıp da ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla giden dar yollarda, cesaret edip de hız kadranına bakamayacağı bir süratle giderken saçlarının rüzgârda uçuşması, başını geriye bıraktığında yeşil bir danteli andıran ağaçların hızlı bir film gibi gözlerinin önünden akıp gitmesi, yanında oturanın Paul Brechon olması karnına değişik ağrılar saplanmasına neden olurken kuzenine hak verdi. İçlerine dayanılmaz bir terk edilmişlik acısının çöktüğü karanlık kışların sevimsiz pazar gecelerinde Erzsi néni’nin sözün gelişi ikinci el, aslında belki beşinci kez elden düşmüş arabasında -genellikle kestirme yol arayışıyla yanlış yollara sapa sapa mutlaka geç kalarak- yatılı okulun soğuk kollarına döndükleri yollarda bir gün böylesine heyecan duyacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi.

“Buradan sola döneceksin.”

Az kalsın sapağı kaçırıyordu. Rüya’nın yıllardır gelmediği pub hâlâ yerli yerinde duruyordu. Daha onlarca yıl da duracaktı herhalde. İçerinin küf ve ekşi bira kokusundan ve ortaçağı çağrıştıran karanlığından bir an önce kurtulmak için aceleyle biralarını ve İngilizlerin tek tük yemeklerinden biri olan yağlı, ağır ve hiç özlemediği, ama âdet yerini bulsun diye seçtiği ve seçtirdiği Shepherd’s Pie yüklü tabaklarını alıp arka bahçeye geçtiler. Eski püskü ahşap masalardan birine karşılıklı oturdular.

“Seni biraz ödlek sanmıştım Rüya. Sudan bu kadar korktuğun için. Ama pek öyle değil galiba. Hızdan hoşlanıyorsun.”

Temmuz ayının başında Henley’e gittiklerinde, masum görüntüsüne aldanıp su gibi içenleri çarpıveren sinsi içki Pimms’lerden sonra, her an batacak gibi görünen ince uzun kayıkların üzerinde kendilerini Thames Nehri’nin kollarına atarak, Venedik’teki gondollar misali yalpalaya yalpalaya seyir hali elbette korkutmuştu Rüya’yı. Ama ne zannetmişti onu? Her şeyden korkan bir kokoş mu?

“Ben de seni yaşını başını almış, olgun biri sanmıştım. Ama pek öyle değil galiba.”

“Hayatı fazla ciddiye almamak gerektiğini bilecek kadar olgunum diyelim. Oyun oynamayı unutmamak gerek.”

“Hayat oyun mu sence?”

“Belki değil, ama çocuk yanını öldürdüğün takdirde yaşamın heyecanı bitiyor. Başkalarının çocukça olduğunu düşündüğü bazı şeyler insana büyük dersler veriyor. Aslında en önemlisi de yaşadığını hissediyorsun. Tehlikeyi, ‘göze alınamaz’ denileni göze aldığında karnına saplanan o ağrı yaşadığını, yaşamı, yaşamın değerini hatırlatıyor. Hele hele kazanacağından emin olmadığın bir oyunda verdiğin mücadelenin yarattığı heyecanın tadına doyum olmuyor. Ve kazandığın zaman yenilmezliğini bir kez daha kanıtlamış oluyorsun.” Gözleri uzaklara dalmıştı. “Çocuk kalabilmek isterdim.”

Ben de, diye düşündü Rüya. “Çocukluğunda sahip olduğun özgürlüğü, yetişkin hayatında bastırmak zorunda bırakıldığında bir noktada patlayıveriyorsun.” Ağırlaşmaya yüz tutan konuyu hafifletmek ister gibi kollarını iki yana açtı. “Sonra da asi sanatçı damgasını vuruveriyorlar.”

“Asiliğin dayanılmaz çekiciliği.”

“Asi olduğum için beni çekici mi buluyorsun, yoksa asi olmanın çekiciliğinden mi bahsediyorsun?” diye geçti aklından. Gelin güvey olma kızım!

Paul sadece iki çatal yiyebildiği yemeğin durduğu, kenarları çatlamış tabağı masanın diğer tarafına doğru iterek kollarını masanın üzerinde kavuşturdu ve Rüya’ya doğru eğildi. “Demek sanatçı olmayı buralarda öğrendin.”

“Ne münasebet! Buraların insana ilham veren bir hali var mı sence? Her şeyi Mami’den öğrendim.” Uzun uzadıya çocukluğunun ayrıntılarını anlatmaya başladı. Sıra yatak odasında, canı çektiği gibi resim yapması için ayrılan duvara geldiğinde, Paul’ün bütün bunlarla ne kadar ilgileneceğini sorgulayarak konuyu değiştiriverdi.

“Paris nasıl?”

“Yorucu.” Paul bakışlarını kaçırmıştı. “Paris her zaman yorucudur. Tatlı bir yorgunluk verir insana.”

“Gece hayatı mı?” diye sordu. Kadınlar mı, diye sormak istiyordu aslında. Soramadı. Sonra aniden, “Kadınlar rahat bırakmıyor, değil mi?” deyiverdi. Dediğine de pişman oldu. Umutsuz vaka bir kız kurusu gibi davranmaya utanmıyor musun Rüya? Sana ne adamın hayatındaki kadınlardan!

“Ekimde çıkacak filmimin promosyonu,” dediğini duydu. “Fazla yoğun.” Rüya’nın yüreğini hoplatan o keskin bakışlarını gözlerine dikmiş, dudaklarının kenarında kıskanılmanın verdiği memnuniyetin belirtisi bir gülümsemeyle anlatmaya devam ediyordu. “Medyada anlatılanlara bakma. Onlar yanımda gördükleri tüm ladyfriend’lerime bir etiket yapıştırmaya bayılırlar.”

Kız arkadaşı veya sevgilisi değil, ladyfriend’i! Ladyfriend’leri! Ne demek oluyorsa? Hanım arkadaşı mı? Ne demekti bu? Soramıyordu. Bir tanesiyle tanışsak anlayacağız, diye geçirdi içinden. İki aydır hiçbirini tanıştırmadı, her ne hikmetse. Sadece fotoğraflar ve yataklar için olsa gerek.

“İşim, kadınlara fazla zaman ayırmama izin vermiyor.”

Tabii! Sadece bir gece ayırabiliyor, diye düşündü hırsla. Tabii yorulur.

“Beatrice’i görüyor musun?”

“Kimi?”

Matthew’un partisinde içine düştüğün sonra da belki yatağına düştüğün kızı diyecekti, “Matthew’un partisinde tanışmıştık. Paris’teki oyuncu seçimlerinden sorumlu olan kız,” dedi.

Paul, hatırlamakta güçlük çekiyormuş ve sanki gökyüzünden yardım umuyormuş gibi başını kaldırarak tehditkâr bulutlarla dolu maviliğe baktı. Sonra başını hafifçe indirip iki yana salladı. “Nereden aklına geldi şimdi bu? Görmedim.”

Rüya ne diyeceğini bilemedi. “Öylesine sordum,” dedi omuzlarını silkerek.

Paul gözlerinin içine bakıyordu. “Aslında o sert kabuğunun altında yumuşacıksın.”

Nereden çıkmıştı şimdi bu? Paul’ün bir şey daha söylediğini fark etti, ama ne dediğini duymamıştı. Boş ver. Duyma daha iyi.

“Bir bira daha ister misin?”

“Hayır, teşekkürler. Araba kullanacağına göre senin de içmemen gerekiyor. Bu memlekette gözünün yaşına bakmazlar.”

Paul, “Sen kullanırsın,” diyerek gitti ve elinde bir birayla geri döndü. “İstanbul’u anlatsana biraz.”

Bir kapının eşiğinde duruyorum. Şaşkınım. Ne zaman geldim buraya? Neden geldim? Bir şeyler arıyorum. Hızla içeriye giriyorum. Gözlerim fıldır fıldır. Bir oraya, bir buraya bakıyorlar. Sanki kaybettiğimi hiç bulamayacakmış gibi telaşlı. Sanki zaman biraz sonra bitecekmiş gibi aceleci. Sanki boşa geçmiş bir ömürde yapamadıklarımı kalan hayata sıkıştırmak ister gibi hırslı. Birden odadakilerin farkına varıyorum. Nasıl da göremedim onları? Yoksa benden sonra mı geldiler? Neyse! Herkese tek tek birer gülücük ve hafif bir selam; birkaç kişiye gözlerimi kapatarak hayali birer öpücük. Yanlarına gidip öpmeye vakit yok. Acelem var.

Buraya nasıl geldim?” diye düşünüyorum. “Rüya olmalı bu.”

Evet, rüya görüyorsun,” diyor kız kardeşim. Dudakları mercan gibi. “Ve rüya gördüğünün farkına varıyorsun. Geçmişteki izlerin su yüzüne çıkmasına izin veriyorsun. Kapıyı sen araladığın için yüreğini saran korkularla başa çıkabileceksin. Sakın vazgeçme.”

Rüya akşam eve döndüğünde kırmızı atlı prensinin ne kadar sarhoş olduğunu -veya sarhoşmuş gibi davrandığını- ve dönerken yolun büyük bir kısmında direksiyonu ona bıraktığını söylemek ve sevgili kuzenini kıskançlıktan çatlatmak için sabırsızlanıyordu, ama Attila çıkmıştı. Yalnız kalmak istemiyordu. Karşı sokakta oturan kuzenlerine gitmeye karar verdi.

Her şeyiyle Kraliçe Victoria zamanından kaldığı izlenimini veren iki katlı evin kapısını Juli néni açtı. Torunları József ve Gyula’nın dışarı çıktığını, ancak sabaha doğru döneceklerini söyleyerek, “Gençlik!” diye iç geçirdi. Rüya, “Ben sizi rahatsız etmeyeyim o zaman,” gibi bir mazeretin dikkate bile alınmayacağını bildiğinden kaderine razı oldu ve birlikte salona geçtiler. Salon adı verilen odayı gerçek bir salona dönüştürebilmek çabasıyla bitişiğindeki iki odayla arasındaki duvarları yıkmışlardı. Girintili çıkıntılı tuhaf bir salondu, ama sıcacıktı. Rüya her zaman sevmişti bu evi.

Macarca bilen birini bulduğu zaman dili dizgin tutmayan Juli néni durmadan konuşuyordu. Kızı ile damadı evin haftalık erzak alışverişini yapmak üzere Sainsburys’e kadar gitmişlerdi. Birazdan gelirlerdi. Rüya’nın mutlaka akşam yemeğine kalması gerektiğini söylüyordu. Nefis Macar yemekleri yapmıştı. Nur içinde yatsın, kocası Teodor’un en sevdiği Csikótokány vardı. Kayınvalidesi Éva’dan kalma muhteşem bir tarifti. Sonra Rüya’nın bayıldığı lecsó. Yemek tariflerinin ardından uzun bir hal hatır sorma maratonu başladı. “Anneannen Nili nasıl? Ya annen Aslı? Lila, André? Hepsi iyiler mi? Gelmiyorlar mı Londra’ya?” Bu sene kız kardeşi Dóra’nın, Noel için belki gelemeyeceğini, New York’tan ayrılamayabileceğini ve nedenlerini anlattı. Sonra yakınmaya başladı. Herkes bir tarafa dağılmıştı. Rüzgârda uçuşan tohumlar gibi. “Ailemizin kaderi bu. Babamın, daha o zamanlar sadece sevgilisi olan annemi alıp Paris’e gittiği 1932 yılından beri bir türlü hepsi bir araya gelememiş bir aileyiz.”

Bir Macar Rapsodisi
Üç Perdelik Roman
Birinci Perde, Birinci Tablo
1932

2

Károly, “Cennetin tanımı Paris‘te ilkbahar olmalı,” diye mırıldandı. Kollarının arasında sabah mahmurluğunun keyfini çıkaran Ada’nın saçlarını öptü. Atölyenin bahçeye bakan yüksek camlarından içeri dolan gün ışığında pırıl pırıldı sevgilisi. “Ve de Paris’te ilkyaz. Aslında cennetin tanımı sadece ‘Paris’ olmalı.” Uzandı, pencereyi araladı. Sabah güneşinde iyice ısınmış çiçeklerin tüm böcekleri ve arıları davet eden kokuları doldu içeri. Ardından eşlerini arayan kuşların fingirdek sesleri. Ve son olarak yandaki atölyede yaşayan Viktor ve Karla’nın pişirdiği kahvenin kokusu geldi.

Károly ve Ada Paris’e geleli iki ay oluyordu. Özgürlük ve esin kaynağı arayan sanatçıların buluştuğu, her şeye hoşgörüyle kucak açan, arzuların dizginlenmediği, isyankâr ve çılgın Paris’teydiler sonunda. Tadına doyulmaz bir canlılığın hüküm sürdüğü bu şehirde dünyanın merkezinde olduklarını hissediyorlardı. Yeni bir gerçeğin yaşandığı avangard bir rüyadaydılar sanki. Yirmi yıl önce Picasso’nun Montmartre’ın ölümünü ilan ederek taşındığı Montparnasse’ta oturuyorlardı. Sen Nehri’nin sol yakasındaki bu mahalle, dünyanın farklı ülkelerinden gelen sanatçıların kaynaştığı, neredeyse her evin atölye olarak kullanıldığı büyük bir sanat merkezini andırıyordu. Bohemliğin, şıklığın ve yalınlığın el ele verip kendine has, özgür bir tarz yarattığı bir sanatçı kolonisiydi. Károly, annesi Gizella’nın tüm itirazlarına rağmen, Ada’yla birlikte bu koloninin gözbebeklerinden biri olan La Ruche’e yerleşmişti. Montparnasse’taki büyük mezbahaya yakın Dantzig Sokağı’nda, adı gibi arı kovanına benzeyen, üç katlı, yuvarlak bir binadan ve bu binayı çevreleyen yemyeşil bahçeye yayılmış tek göz atölyelerden oluşan bir vahaydı. Yüzyılın başındaki Büyük Sergi için Gustave Eiffel tarafından geçici bir şaraphane olarak tasarlanmış olan bina sonradan demonte edilmiş ve birkaç yıl sonra sanatçılar için ucuz atölyeler olarak yeniden bir araya getirilmişti. Yıllardır genç sanatçıların modelleri paylaştığı ve ortak bir alanda eserlerini sergileyebildiği La Ruche, zamanında Chagall’dan Modigliani’ye, Legér’den Delaunay’a kadar birçok sanatçıya mekân olmuştu. Özellikle aydınlık olmasına özen gösterilen atölyelerdeki tek lüks bol bol gün ışığıydı. Károly ve Ada bahçedeki atölyelerden birinde kalıyorlardı. Yatak odası olarak kullandıkları asma kata sıkıştırdıkları bir yatak ve küçük bir elbise dolabından ve aşağı kattaki küçücük yemek masasıyla iki iskemle ve iki koltuktan başka tek eşyaları, resim ve fotoğraf malzemeleriydi. Mutfak namına kullandıkları tezgâh bile yemekten ziyade tiner, terebentin, fırça, boya ve küçük tuvaleti karanlık odaya dönüştüren Ada’nın kimyasal malzemeleriyle doluydu.

Károly yanında yüzüstü yatan sevgilisine baktı. Dirseklerine dayanarak yükselttiği göğsüne sokulmuş Füst’ü kıskandı. Maviye yaklaşan duman rengindeki iki aylık minik kedileri sapsarı gözleriyle “Bizi rahatsız etme!” der gibi Ada’nın kollarının arasından Károly’a bakıyordu. Károly burada, Paris’te, rüyalarının şehrinde olduğuna, hem de Ada’sıyla birlikte buraya gelebilmiş olduğuna hâlâ inanamıyordu. Ada’nın Füst’ü okşayan parmaklarına, sevgiyle ışıldayan gözlerine daldı. Ne kadar güzeldi! Dün gecenin izlerini taşıyan darmadağınık saçlarında gezdirdi elini.

“Bugün Montmartre’a gitmek istiyorum.”

“Turistlerin fotoğraflarını mı çekeceksin?”

“Hayır Károly! Terk edilmiş Montmartre’ın hüzünlü sokaklarını gösteren fotoğraflar çekmek istiyorum. ‘Montmartre’ın yalnızlığı’ diye bir seri var aklımda.” Sonra gülümsedi. “Aslında senin dediğin de iyi bir fikir olabilir. Kaynaşan turistlerin arasında yapayalnızlığını, küskünlüğünü, acısını göstermek.”

“Kaybetme kendini oralarda. Akşam Picasso’nun sergisinin açılışı var, unutma. Georges Petit Galerisi’nde. Kaçıramayız.”

“Merak etme. Metroyla hayat çok kolay.”

Károly, Ada’nın o günkü programıyla ilgili ayrıntıları dinlemek istemesine rağmen, vücudunun ayrıntılarının çekiciliği daha ağır basıyordu. Asma katın yan duvarındaki ve tavanındaki geniş pencerelerden içeri dolan gün ışığının vurduğu çıplak bedeninde, pencereye kadar uzanan ağacın yapraklarının gölgeleri dans ediyordu. Bu dansı resmetmeliyim, diye düşündü. Parmaklarını Ada’nın sıcak teninde kıpırdaşan gölgelerin üzerinde gezdirmeye başladı.

“Dinliyor musun beni Károly?”

“Tabii dinliyorum sevgilim.”

“Geç kalmadan sürrealizm kervanına katılmalısın diyorum. Sanat dünyasının yeni efendileri onlar. Sürrealizm sanki senin için yaratılmış bir akım. Mantığın, hayallere teslim olması. Gelenekleri şoke etmenin muhteşem hazzı. Senin gibi mühendisliğe sırtını dönüp ressam olmayı tercih etmiş birinin, kendini böyle bir akıma yakın hissetmemesi çok şaşırtıcı. Mühendislerin kontrol ettiği maddi dünyanın ölçülebilen, elle tutulabilen gerçeklerine karşı bir özgürlük bildirisi sürrealizm.”

Anlattıklarının verdiği şevkle iyice heyecanlanan Ada tek dirseğinin üzerine yaslanarak yan dönmüş, bir eliyle de gövdesinin bacaklarıyla birleştiği yerde kendine kuytu bir köşe bulmuş olan Füst’ü okşuyor, arada bir de sürrealizmin cazibesini vurgulamak istercesine eliyle sözlerine destek veriyordu. Ancak sürrealizmin cazibesi, Károly’u Ada’nın kıvrımlarından koparacak kadar güçlü değildi. Füst’ü okşayan elini tuttu. Hâlâ bir şeyler söyleyen dudaklarına doğru eğildi. Rahatının bozulacağını anlayan Füst usulca yataktan inmişti bile. Ada’nın dudaklarındaki doyamadığı o tatlı lezzeti alınca aklına ilk öpüştükleri gün geldi.

Beş yıl önce Balatonfüred’de Alex’in Rudi’ye olan aşkı uğruna verdiği piknik davetinde tanıştıkları günden sonra neredeyse bir yıl koşmuştu Ada’nın peşinden. Soğukluğa varan ciddiyetiyle etrafına ördüğü duvarı aşması imkânsızdı. Sonunda mühendislik fakültesinden mezuniyetini kutlamak üzere Rózsadomb’daki evlerinin bahçesinde verdiği davette Ada’nın duvarını aşmaya çalışmaktan vazgeçip yıkmaya karar vermişti. Herkesin ortasında... Aşkını tüm dünyaya ilan edercesine... Her zamanki hararetli tartışmalardan birinin ortasında, sözünü yarıda keserek yüzünü ellerinin arasına hapsetmiş ve aylardır ihtirasla seyrettiği dudaklarını hırsla dudaklarının arasına almıştı. Ada’nın aniden yumuşayıp aralanan dudaklarından, onun da duvarları yıkmaya aslında çoktan hazır olduğunu fark etmiş ve göğsüne bastırdığı elleriyle onu itmeye çalışmasına aldırmadan uzun uzun öpmüştü. İlk kez dilinin ucunu dudaklarında hissettiğinde vücudunu saran dayanılmaz arzuyu tatmin etmek için her şeyi yapabileceğini düşünmüştü. Ve gece boyunca bahçenin ücra bir köşesindeki salkımsöğüdün altında, verandaya çıkan merdivenlerdeki demir korkuluklara dayanarak, müzik odasındaki piyanonun tuşlarının üzerinde parmaklarını gezdirirken yeni sevgilisini defalarca öperek tadına doymaya çalışmıştı.

Sonunda bir gün, aylardır hayallerini süsleyen çıplak bedeni bedeniyle ilk kez temas ettiğinde gördüklerinden ve dokunduklarından öyle büyük bir haz almıştı ki o anın sonsuza dek devam etmesini istemiş, ama iliklerine kadar tüm bedenini saran heyecanın verdiği aceleyle Ada’sının saklı dünyasını sabırsızca fethedivermişti. Arzularının tatmin olmasıyla genellikle sönen ateşi bu kez kendisinin de şaşırdığı bir hızla yeniden alevlenmiş ve Ada’ya duyduğu iştahın kolay kolay azalmayacağını anlamıştı. Ada’nın saklamaya çalıştığı dişiliğinin tatlı sert tadını alan Károly’un şehvet duyguları sanki bin bir parçaya bölünmüş ve sadece bedenini değil, tüm düşüncelerini ve duygularını da sarmalamıştı. Sevgilisinin incecik bedeninden taşan zekâsıyla tüm varlığını esir almak üzere olduğunu ilk günden hissetmişti. Ve hâlâ dudağının ufacık bir kıpırtısıyla, söylediği tek bir sözle kanı kaynayıveriyordu.

Parmaklarını Ada’nın dudaklarının üzerinde gezdirdi. Her noktasının resmini yapmalıydı. Yan yatan sevgilisinin çenesinden boynuna inen, oradan omzuna doğru yükselen ve incecik beline doğru hızla kaydıktan sonra kalçasına tırmanan yumuşak kıvrımı önce gözleriyle sonra parmaklarıyla okşadı. Uzandı, ayaklarından birini eline aldı, bileğindeki ufacık bir topu andıran kemiği öptü. Teninin kokusu bile bütün vücudunu harekete geçiriyordu. Dilinin ucuyla bacağında oynaşan gölgeleri takip ederek ayak bileğinden kalçasına doğru nemli bir desen çizmeye başladı. Ada kendini yüzüstü yatağa bıraktı. Károly’un dili, Ada’nın beyaza yakın kalçasının ortasındaki narin çizginin bittiği noktada bir an durdu. Sonra sırtındaki incecik çukura dizili omurları boyunca kayarak boynuna dayandı. Hırsla bütün yüzünü saçlarının arasına gömerek kulaklarının arkasını öpmeye başladı. Ada gıdıklanmıştı. Gülerek Károly’u uzaklaştırmaya çalıştı.

“Pencere! Pencereyi kapat Károly!”

Öğlene doğru Ada, gözbebeği gibi baktığı Leica marka fotoğraf makinesini alıp çıktı. Yalnız kalır kalmaz Károly, kız kardeşlerine mektup yazması gerektiğini hatırladı. Magda’yı da, Alex’i de çok ihmal etmişti. Ancak önceliği Alex’e vermeliydi. Dün Rudi aramıştı. Alex’le münakaşa ettiklerini söylüyor ve üç haftadır telefonlarına cevap vermediğinden yakınıyordu. Károly’dan, kız kardeşiyle konuşmasını rica ediyordu. Neden karıştırıyordu ki onu? Alex kendi kararını verecek yaştaydı. Vermeliydi. Károly ne diyeceğini bilemiyordu. “Sabret Alex, Rudi senin için ideal bir eş. Budapeşte’de herkesin gıptayla baktığı bir çiftsiniz. Rudi benim en iyi arkadaşlarımdan biri. Seviyorsun onu. Âşıksın,” demeliydi belki. Ancak, “O da seni seviyor,” diyebilecek miydi? Seviyor muydu Rudi? Yoksa Alex haklı mıydı? Oyalıyor muydu kızı? Boşuna mı bekliyordu kız kardeşi? Canı yanacak mıydı? Geç olmadan onu daha mutlu edecek olan başkalarına mı bakmalıydı?

Montparnasse, Paris, 16 Haziran 1932

Canım Alex’im,

Mektubuma “Montparnasse, Paris” diye başlamak bile nasıl bir haz veriyor anlatamam. Paris’teyim Alex! Paris’te! Sürekli tekrarlıyorum bunu kendi kendime. Paris’teyim! Dünyanın merkezinde! Bütün dünya burada. La Coupole’de otururken sadece Fransızca, İtalyanca, Rusça değil, İngilizceden Japoncaya kadar tüm lisanları duyuyorsun. Dünyada metrekareye en çok sanatçı düşen yerin Montparnasse olduğunu söylüyorlar. Bir sanatçı cenneti burası. Tek bir sıkıntım var, o da bu güzellikleri seninle ve Magda’yla paylaşamamak. İlk fırsatta beni ziyarete gelmelisiniz. Magda, çiçeği burnunda kocacığı Miklós’u bırakıp gelemez belki, ama senin gelmen şart. Sanatının boyut değiştirmesi lazım. Dünyaya açılması lazım. Annemi nasıl ikna ederiz bilmiyorum, ama eminim bir yolunu buluruz.

Bir önceki mektubumda sözünü ettiğim Keşiş adlı tablomla geçen hafta bir karma sergiye katıldım. Parisli eleştirmenlerin ağız dolusu süslü lafından bir bölümünü sana aktarmadan edemeyeceğim. Biraz gülersin ağabeyim neler yapıyormuş diye:

Tablolarında, küpler halinde basitleştirilmiş şekillerin öne çıktığını görüyoruz. Ancak ruh halinde, Bortnyik’in 1920’li yıllardaki tuvallerinde rastlanan çok daha sert metafiziksel kompozisyonların izlerini sezinlemek mümkün.”

Bu arada Rudi aradı...

Bir an durakladı. Ne yazacağını bilemedi. Hem sonra mektubun Alex’in eline geçmesi çok uzun sürecekti. Telefon etmesi daha doğruydu.

Öğleden sonra telefonun bağlandığını haber verdiler.

“Rudi aradı beni. Münakaşa etmişsiniz.”

“Münakaşa etmedik öcsi – ağabey. Ayrıldık.”

“Üç haftadır durmadan arıyormuş, ama cevap vermiyormuşsun telefonlarına. Yarın Viyana’ya turnuvaya gidiyormuş. Mutlaka konuşmak istediğini söyledi. Beni buralardan aradığına göre epey üzülmüş olmalı.”

“Konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı.”

“Çocuk gibi davranma kızım. Kaçmakla bir şey halledemezsin. Ayrılacaksan adam gibi konuşun.”

“Konuştuk Károly. Ve ayrıldık. Anlamıyorsun galiba. Ay-rıl-dık! Yetti canıma! Kendimi paçavra gibi hissetmekten bıktım. Sen haklısın. Sevgimden de emin değilim artık. Marazi bir hırs bu. Bitiriyor beni.”

“Neyse haftaya İtalya’da görüşeceğiz. Bu konuda seninle konuşmam lazım Alex.”

Haziran ayının son haftasında, Ganz Vagon ve Makine Fabrikası tarafından İtalya’nın kuzeyindeki Como Gölü kıyısında düzenlenen bir baloya davetliydiler. Sondrio’dan Lecco’ya uzanan Valtellina demiryolunun, dünyada ilk kez yüksek gerilimli üç fazlı alternatif elektrik akımının kullanıldığı tren yolu olma şerefini kazanmasında büyük emeği geçen Kelemen amcalarının anısına verilen bu davetin Károly için en sevindirici yanı kız kardeşlerini görecek olmasıydı. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden ve Amerika’dan yüzlerce kişinin davet edildiği bu baloya gelmemezlik edemeyeceğini söyleyen annesi, bütün masrafları üstlenmişti. Ada’nınkiler de dahil olmak üzere!

Sevindirici bir yanı daha vardı bu balonun. Geçen gün İstanbul’dan Aziz aramış ve kendisinin de davetli olduğunu, Károly’un gelip gelmeyeceğini merak ettiğini söylemişti. Elbette asıl merak ettiği konunun Alex’in gelip gelmeyeceği olduğu aşikârdı. Károly bu habere bir anlamda sevinmişti. Arkadaşının aylardır sönmeyen ilgisinin, kız kardeşinin özgüvenini yerine getireceğini, Rudi’nin ise bir nebze olsun kıskançlık duygularını körükleyeceğini umuyordu. Ve Alex’in muradına ermesini kolaylaştıracağını...

“Konuşacak bir şey yok Károly. Birlikte geçireceğimiz zamanı gereksiz konuları konuşarak harcamak istemem.” Sonra sesi eski küçük Alex’in sesine döndü. “Çok özledim seni öcsi. İki ay çok zor geçti, ama şu bir hafta hiç geçecek gibi değil. Gözümde büyüyor.”

“Büyütme bu kadar. İstediğin zaman gelebilirsin bizi görmeye. Daha doğrusu gelmelisin. Kalmalısın biraz burada. Nedir ki? Birkaç günlük mesafe.”

Ağustos 2008
Londra

Rüya Juli néni’nin sorularına kısa kısa cevaplar veriyor, anlattıklarını can kulağıyla dinlediği izlenimini yaratmak için minik gülümsemelerle başını aşağı yukarı oynatıp duruyordu. Aklı bambaşka yerlerdeydi. Anlayamıyordu Paul’ü. Sadece onu delirtmeye çalışıyor olabilirdi. Ne bekliyordu? Sevgilileriyle yediği haltları dinlemesini mi? Kıskandırmak mı? Çok iyi beceriyordu kıskandırmayı. Sonra? Ne işe yarıyordu kıskandırması? Deli oluyordu! Ne yapmasını umuyordu? Bütün anlattıklarından sonra kurlarına cevap vermesini mi? “Sevgililerin olabilir, ama benim için fark etmez. Her şeye eyvallah,” diyeceğini mi sanıyordu? Elbette eyvallah demiyordu. Demeyecekti. Ama elveda da diyemiyordu. Kes kızım. Kes. Ne görüşüyorsun? Kendine eziyetten başka bir şey değil bu. Bir yere varacağı yok. Oynuyor adam seninle kedi fareyle oynar gibi. Bütün iyi avcılar gibi o da tuzağını hazırlıyor ve avının ayağına gelmesini bekliyor.

Saçmalıyorsun Rüya! Kitabında yazdıklarından ders al biraz. Birinci Perde, Birinci Tablo, Temmuz 1932.

Rudi tekrar Alex’in iki elini birden avuçlarının içine alıp sıktı. “Alex,” dedi. “Alex, lütfen beni anlamaya çalış. İhanet, hazmetmesi çok zor bir lokma, ama bazen insan aslında hiç önemi olmayan bazı şeyleri gurur meselesi yapıyor. Ve dayanılmaz bir intikam alma isteği kavuruyor içini. Gururun, bu isteğinin önüne geçmene izin vermiyor. İstesen de istemesen de karşındakinin canının da seninki gibi yanmasını istiyorsun.”

Ellerini neredeyse canını acıtacak kadar sıkıyordu. Neden bunlardan söz ediyordu? İyice canını yakmak için mi? Aylardır, hatta senelerdir paramparça olan gururunu daha da parçalamak için mi? Rudi’nin onu aldattığını biliyordu. Emindi bundan. Neden yarasına tuz basıyordu? Yetmemiş miydi çektirdiği eziyetler?

Ve maalesef gururunun esiri olduğunu ancak bir sille yediğin zaman anlıyorsun.”

Kendini paramparça hissediyordu. Tıpkı bir paçavra gibi.

Alex, ömrümün geri kalan…”

İhanete uğramıştı. Gururu ayaklar altına alınmıştı. Daha fazla dayanamayacaktı bu acıya. “Aziz bana evlenme teklif etti Rudi,” deyiverdi.

Rudi birden ellerini bıraktı. Aniden öfke dolan alaycı bir sesle, “Aylar önce iki gün görüştüğün birinin gönlünü almak, hem de böylesine ciddi bir şekilde almak, ancak senin gibi güzel birine nasip olur,” dedi. “Yoksa Doğu’da usul bu mu? Hiç tanımadan evlenmeye yeltenmek! Hem de başkasına evlilik sözü vermiş nişanlı biriyle!”

Alex, “Nişanlısının, verdiği evlilik sözünü bir türlü yerine getirememesinden usanmış biriyle,” diye geçirdi içinden. “Kabul ettim Rudi. Evleniyorum,” dedi. “Ve İstanbul’a taşınıyorum.”

“Rüyacığım!” Juli néni’nin sesiyle düşünceleri dağıldı. “Telefonun çalıyor galiba.”

Çantasının derinliklerinden cep telefonunun sesi geliyordu. Aceleyle çantasını karıştırırken kalbinin hızla atmaya başlaması bir an sinirine dokundu. Sen adam olmayacaksın kızım. Sonunda telefonunu buldu, ama sesi kesilmişti. Paul’dü arayan. Hemen geri arasa mıydı? Bu ne heves Rüya! Topla kendini!

Juli néni durmadan konuşuyordu. “Evlendiğim günü hatırlıyorum. Tam kırk beş yıl oluyor.” Ayağa kalkmış, şöminenin üzerindeki mermere dizili fotoğraflara bakıyordu. Eline düğününde çekilmiş bir fotoğrafı almıştı. “Onun kadar mutlu olurum inşallah diye düşünmüştüm. Aşkımız onlarınki kadar uzun süreli olsun diye dua etmiştim.”

Rüya’nın birdenbire ilgisi kabarmıştı. “Kimden söz ediyorsunuz?”

“Mami’nden elbette. Düğünümde o kadar mutluydu ki. Dün gibi hatırlıyorum.”

Juli néni ile Teodor bácsi – Teodor enişte 1963 yılında evlenmemişler miydi? O tarihte Mami iki yıldır dul değil miydi? “O kadar mutlu” olmasının tek bir anlamı olabilirdi. Tıpkı hayal ettiği gibi. Ya da Juli néni her şeyi birbirine karıştırıyordu. “Benim Mami’mden mi söz ediyorsunuz? Alex’ten yani?”

Juli néni, Rüya’nın sorusuna cevap vermeden bir başka fotoğrafı almıştı eline. Sonra Rüya’ya uzattı.

“Daha önce bu fotoğrafı görmemiştim. Yeni mi çerçevelediniz?”

“Babamın, ailesinden uzakta geçirdiği ilk yılbaşı. Paris’te, La Coupole’de çekilmiş.”

“Hangi yıl?”

“1932’yi 1933’e bağlayan gece.” Hayran bir gülümsemeyle Rüya’nın elindeki fotoğrafa bakıyordu. “Oğlum, babama ne kadar benziyor, değil mi?”

Juli néni haklıydı. Gyula, büyükbabası Károly’un özellikle bu fotoğraftaki haline çok benziyordu.

“Annem, babamın gençken yakışıklılığın ötesine geçen çocuksu bir güzelliği olduğunu anlatırdı.” Juli néni uzaklara dalmıştı. “Dümdüzdü saçları. Durmadan alnına düşerdi. Kumraldı, ama güneşte hep sapsarı parlardı. İnsanın ruhuna işleyen ela hareli yeşil gözleri vardı. Yumuşak bakışlı... Sevecen... Ama burnu gözlerindeki yumuşaklığı inkâr eder; içinde her an patlamaya hazır, zor zapt ettiği dik başlı ruhunu yansıtırdı sanki. Kurzón erkeklerinin, kartal, şahin ya da atmacaların gagalarını andıran saldırgan avcı burunlarından daha ince ve keskindi burnu. Bu, belki de babaannem Gizella’dan aldığı tek özellikti. Bitmeyen bir enerjisi vardı. Yerinde duramazdı. Konuşurken bütün vücudunu, özellikle de iri olmalarına rağmen ruhundaki yaratıcılığın inceliğini yansıtan ellerini durmadan oynatırdı. Sonra bir an gelir durgunlaşıverirdi. Böyle zamanlarda enerjisini düşüncelerine aktardığını, yaratıcılığının emrine sunduğunu söylerdi. Fazla uzun sürmeyen bu durgun dönemlerinde, incecik bedeni ve zarif duruşuyla, hele bir de kış aylarına denk gelmişse iyice solgunlaşan teniyle insanda merhamet duyguları uyandırırdı. Sonra karşısındakini bu yanılgıdan kurtarmak istercesine bir anda dalıp gittiği düşüncelerden sıyrılıverir, ince dudaklarında kocaman bir gülümsemeyle göz kamaştırmak istercesine inci gibi dişlerini gösterirdi.”

Rüya elindeki fotoğrafa bakıyordu. “Bu Rudi değil mi?”

“Evet. Babam, Rudi’nin, gerçek dostu olduğunu o yılbaşında anladığını söylerdi. Ve her zaman dostu kalacağını. Alex ile Rudi’nin arasında olanlardan sonra arkadaşının karşısına hangi yüzle çıkacağını düşünürken, korktuğunun aksine dostluklarının bozulmadığını, Rudi’nin çok olgun davrandığını anlatırdı.” Juli néni bir rüyadan uyanmış gibi silkindi. “Yine telefonun çalıyor Rüyacığım.”

Cep telefonuna mesaj geldiğini bildiren elektronik ses Rüya’nın yüreğini hop ettirdi. Aceleyle ekrandaki mesajı okudu: “Seni arayanlara cevap vermeye hazır olduğunda beni arar mısın lütfen?

Telaşla yerinden kalktı. “Ben eve kadar gidip geleyim. Yemeğe kaçta oturursunuz?”

Bir Macar Rapsodisi
Üç Perdelik Roman
Birinci Perde, İkinci Tablo
1932

İkinci Tablo

3

Károly karşısında oturan Rudi’ye baktı. Alex’in yaptıklarından sonra bir daha hiç görüşemeyeceklerini, iyi bir dostunu ebediyen kaybetmiş olduğunu düşünmüştü. Anlaşılan Rudi’yi hiç tanıyamamıştı. Bir kez olsun Alex’e sahip çıkamadığını yüzüne vurmamış ve olanlar için Károly’u suçlamadığını göstermek istercesine daha da yakın davranmaya başlamıştı. Son sekiz aydır, ayrı ülkelerde yaşıyor olmalarına rağmen, aralarında eskisinden de daha güçlü bir bağ oluştuğunu hissediyordu. Üç gün önce Paris’e gelen Rudi yılbaşında mutlaka birlikte olmaları için ısrar etmiş ve yılbaşı yemeği için yer seçimini Károly’a bırakmıştı. “Tereciye tere satacak değilim,” diyerek çocukluğundan beri defalarca gelip gittiği ve avucunun içi gibi bildiği Paris’i tanıyan kişi olma şerefini de böylece ona bahşetmişti. Károly nehrin sol yakasını fazla ziyaret etmeyen Rudi için değişik bir deneyim olacağını ve arkadaşına bohem yaşantılarından bir kesit sunacağını düşünerek 1933 yılına, müdavimi oldukları La Coupole’de girmek üzere yerlerini ayırtmıştı. Viktor ve Karla da katılmıştı onlara.

“La Coupole’e ilk kez geldiğine inanamıyorum Rudi!”

Rudi’nin aksine nehrin sağ yakasının sakinleri, tasvip etmeseler de, sık sık sol yakadaki bu bohem mahalleyi ziyaret ederlerdi. Kibarlıktan bunalanlar yakası açılmadık eğlenceler için, sanat simsarları yeni yetenekler keşfetmek için, sanat eleştirmenleri eski yetenekleri yerden yere vurmak ya da göklere çıkarmak için, küfesini doldurup sağ yakaya taşınmış ünlü yetenekler gençlik günlerine duydukları özlemi dindirmek için, sol yakanın yoksul sanatçıları ise değeri henüz anlaşılmamış yeteneklerin eserlerini ucuza kapatmak üzere ava çıkmış alıcıları bulmak için kafeleri doldururdu. La Coupole bu kafelerin en cıvıl cıvılıydı.

“İşlerimden zamanım kalmıyor desem inanır mısın?”

“Sanatçıları örnek almalısın Rudi. Hem sanatlarını icra ediyorlar hem de sabahtan akşama kadar bu kafelerde arzı endam ediyorlar. Resimlerini ve heykellerini ne zaman yaptıkları tam bir muamma. Timsah gibiler. Güneşi takip eden timsahlar. Sabahları La Coupole ve Le Dôme’un terasları güneş alır; oraya doluşurlar. Teraslarında insanların mantar gibi çoğaldığını görebilirsin. Sonra öğleden sonra birden kalkar ve Le Select’e göçerler.”

“Sevgili Károly kendisi ve kendisi gibileriyle dalga geçme şerefini kimselere bırakmaz.”

Messieurs... Mesdames...

Garsonun masaya bıraktığı ayaklı tepsiye yerleştirilmiş tabağı dolduran kırılmış buzların arasına dizili istiridyelerden masaya yayılan deniz kokusunu içine çeken Rudi şampanya kadehini kaldırırken gözlerinde şaşkın bir memnuniyetle Károly’a döndü. “Les Fines Belon! Paris’in bohem yaşantısı bile lüks.”

Kübalı saksofoncu Heriberto Rico ve orkestrası çalmaya başlamıştı. Kafenin hangar gibi geniş salonu tıka basa doluydu. Limon ağacından yapılmış ahşap panellerin enine ve boyuna böldüğü salonu dolduran deri kaplı kanepelerde ve karşılarındaki iskemlelerde tek boş yer bile yoktu. Montparnasse’lı ressamların duvar resimleriyle süslediği en az beş metre yüksekliğindeki kolonların ayakta tuttuğu yüksek tavanın ortasında kafeye adını veren rengârenk cam kubbeden ve Art Déco avizelerden etrafa yumuşak bir ışık yayılıyordu. Salonun tam ortasında, cam kubbenin altında devasa bir küveti andıran bir vazo vardı. Garsonlar bembeyaz ceketleri, siyah pantolonları, siyah papyonları ve tek bir teli bile yerinden oynamayan briyantinli saçlarıyla yerdeki mozaiklerin üzerinde kayarcasına koşuşturuyorlardı.

“Yalnız böylesi özel bir mönüye bu kâğıt örtüleri pek yakıştıramadım.” Rudi önce elinde tuttuğu plak şeklindeki mönüye, sonra da masalardaki beyaz keten örtülerin üzerine yayılmış kâğıt örtülere baktı.

“Küçümseme dostum. Bu örtüler çok önemli bir amaca hizmet ediyor.”

Károly ceketinin cebinden kalemini çıkardı. Tabağını yana iterek kâğıt örtünün üzerine bir desen çizmeye başladı. Sonra işaretparmağını kadehindeki şampanyaya batırarak parmağıyla desenini renklendirdi. Ondan feyz alan Viktor da aynı şeyi yapıyordu.

Desen çalışmaları bitince, “Sıra kırmızı şaraba gelince renklendirmeye devam ederiz,” diyerek istiridyelerine geri döndüler.

Rudi başını yana eğmiş, Károly’un deseninden bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. “Nedir bu?”

“Anlaşılması zor tuhaf bir hikâyenin tuhaf bir parçası.”

Rudi tatmin olmamışçasına Viktor’un desenine baktı. Sonra soru soran gözlerle desenin yaratıcısına döndü.

Viktor’dan önce sazı eline alan Károly, “Viktor’un grafik çalışmalarında...” dedi. “... çizgi, dokusal etkiler ve gölge ışık oyunlarını taciz etme çabası görüyorum. Perspektifle uğraşıyor. Çok özel bir yaklaşımı var.”

Viktor araya girdi. “Şekillerin çizgilerle sınırlandırılmaması lazım bence. Yan yana konulan karşıtlıkların örgüsüyle ifade edilmeli.”

Rudi gülümsüyordu. “Sizin bu sohbetlerinizi anlamak için yanımda bir sözlük taşımam gerekiyor.”

Garson başlangıç yemeklerini getirmişti. Ada’nın ve Károly’un ısmarladığı trüflü kaz ciğeri ezmelerini; Viktor’un ısmarladığı, Nancy’den özel olarak getirtilmiş domuz sosisi ve küçük işkembe sosislerini; Karla’nın Porto şaraplı et suyu çorbasını ve Rudi’nin turp ve Frenk soğanıyla birlikte limon ve zeytinyağında dinlendirilmiş çiğ levrek dilimlerini masaya bıraktı. Şaraplarla ilgilenen garsonun kadehleri doldururken bir an durakladığını fark ettiler. Kısa bir sessizlik olmuştu. Herkes içeri giren yarı çıplak kadına bakıyordu.

Károly Rudi’ye doğru eğilerek, “La Sirène,” diye fısıldadı. “Ya da Youki. Montparnasse’ın ünlü çıplak modellerinden biridir. Saat ücreti günden güne artıyor. Anlamıyorum ne buluyorlar bu kadında.” Yanında oturan Ada’ya sarıldı. “Benim modelime paha biçilmez.”

“Tablolarından modelinin kim olduğunu anlamak pek kolay değil tabii,” diye gülümsedi Ada. “O yüzden kimin modellik ettiğinin de önemi yok aslında.”

“Olmaz mı? Bu dudaklar...” Károly şevkle Ada’nın dudaklarını öptü. “Bu bacaklar...”

“Károly!”

Károly, Ada’nın bacaklarını bıraktı; Rudi’ye döndü. “Yepyeni bir dönemin eşiğindeyim Rudi. Yaz başında Picasso’nun bir sergisi olmuştu. Georges Petit Galerisi’nde. Metresi Marie-Thérèse Walter’in portrelerini yapmış. Korkunç etkilendim. Aylardır durmadan Ada’yı çiziyorum. İki burunlu portreler. Parlak maviler. Her türlüsü. Çılgınlar gibi. Ada’nın ne düşündüğünü hepiniz duydunuz.” Yan gözle Ada’ya baktı. Sonra tekrar Rudi’ye döndü. “Hele senin ne düşüneceğini tahmin bile etmek istemiyorum.” Ve heyecanla, anlattıklarını elleriyle şekillendirerek devam etti. “Aynı tabloda hem önden hem yandan çizebilmenin ve resmime hareket katabilmenin özgürlüğü dayanılmaz bir haz veriyor. Farklı ruh hallerini, sabahki Ada ile akşamki Ada’yı, genç kızlıktan genç kadınlığa geçen Ada’yı aynı tabloda gösterebilmek...”

“Picasso ticari başarısının zirvesinde, ama onun başı çektiği kervanda senin gibi genç sanatçılara yer yok artık,” diyerek Károly’u susturan Ada’nın sesi neredeyse öfkeliydi. “Taklitçi damgasından başka bir şey kazanamazsın. Picasso bile sürrealizme kayıyor. Son yıllarda sadece figürlerini çarpıtırken sürrealist tekniklerden yararlanmakla kalmıyor, duyarlı ve hatta şehvet uyandıran renk uyumlarına ve yumuşak çizgilere bile yer veriyor.”

Viktor, “Bu fikrine kesinlikle katılmıyorum,” diye atıldı. “Picasso’yu sürrealistlerle aynı kefeye koymak son derece abes. Michel Leiris’in çok güzel bir yorumu var: ‘Picasso’nun tablolarının temelinde yatan gerçekçiliği göz ardı etmek ve eserlerini tuhaf sanrılarla, yani halüsinasyonlarla bir tutmak büyük bir gaflettir,’ diyor. Ağzına sağlık.”

Karla tartışmayı ve özellikle Viktor’u alevlendirmek için konuya dahil oldu. “Ben de Carl Jung’un bir yorumunu aktarayım. Kendisi sanat eleştirmeni olmayabilir, ama bir psikoanalist olarak içdünyaları didikliyor olması, görüşlerini dikkate almak için yeterli bence. Geçenlerde, Picasso’ya şizofren, sanatına da yozlaşmış sanat demiş.”

“Şizofren mizofren değil! Sadece âşık.” Károly, Rudi’ye dönerek devam etti. “Tablolarımı görenler taklitten vazgeçmem ve kendi tarzımı bulmam gerektiğini söylüyorlar. Halbuki benim tarzım bu. Kimseyi taklit etmiyorum. İçimden başka türlüsünü yapmak gelmiyor. Sanat her zaman sanatla beslenmiştir. Sanatçılar başka sanatçıların buluşlarını olumlu ya da olumsuz yönde kullanıyorlar. Onları bu davranışlarında temize çıkaran, başkalarından aldıkları fikir ve teknikleri nasıl kullandıklarıdır.” Viktor’a döndü. “Picasso’nun da çıkmaza girdiği dönemlerde başka sanatçıların konularını kendi amaçlarına uydurarak bir çıkar yol bulduğunu söyleyemez miyiz? Avignon’lu Kızlar tablosuna Matisse ve Cézanne’ın büyük boy insan figürlü tablolarıyla boy ölçüşmek hırsıyla girişmedi mi?” Rudi’ye bakarak açıkladı. “1907’de yaptığı bu tablo gerçek bir çığır açmıştır. Kübizmin başladığı tablodur.” Sonra diğerlerine dönerek devam etti. “Matisse’in Yaşama Sevinci’nin kaba bir taklidi bile diyenler var. Ama öyle veya böyle, bir çığır açmadı mı sonunda? Neden? Çünkü ışık ve gölge tekniğini farklı bir şekilde kullandı ve bir tablonun her bölümünün aynı dili kullanması gerekmediğini gösterdi. Tıpkı bir sanatçının her tablosunun aynı dili kullanması gerekmediğini gösterdiği gibi.” Yine Rudi’ye çevirmişti bakışlarını. “Herhangi bir sanat yapıtındaki tutarlılık o yapıta açıklık ve dinginlik kazandırdığı için yararlı bir özelliktir. Ama bir sanatçının önünde tüm yaratma olanakları uzanıyorsa, yalnız birini seçip öbürlerini bir yana bırakması mı gerekir? İnsan zihninde güzelle çirkin, eski ile yeni, gerçek ile hayal karışır. Sanat da bu çeşitliliği yansıtamaz mı? Tasarlanmış bir dil karışımı, tutarlı bir dilden daha yakındır yaşama.”

“Onu bunu bilmem Károly. Sürrealizm derim. Sürrealizm. Gerçeküstücülük.” Ada, sanki Károly’un sanatsal seçimlerinde etkili olabilecekmiş gibi, Rudi’ye sürrealizmi övmeye başladı. “Károly’un kübizmin plastik deneylerinden uzaklaşması gerekiyor. Kübizmin -ya da kübizmden geriye ne kaldıysa onun- sadece plastik ve entellektüel olma çabalarına tezat oluşturacak şiirsel bir anlatıma ihtiyaç var. Hem de acilen. Sanatçıların tarzla ilgili sorunlara cevap aramak yerine, iç çatışmalarını dışa vurmaya çalışmaları gerekiyor. Artık bu noktadayız.”

Károly, yanlarından geçen Gyula Halasz’a selam verdikten sonra Rudi’ye doğru eğilerek Ada’nın sözünü kesti. “Ünlü bir fotoğrafçı. Tanırsın belki. Macar. Brassai adıyla biliniyor.”

“Elbette duydum.”

Viktor bir sır verir gibi fısıldadı. “Burada sanatçılar gruplara bölünmüş vaziyette. Ve birbirleriyle sıkı bir rekabet içindeler. Selamlaşılıyor, ama sadece belirli bir mesafeden. Senlibenli olmak yok. Haşa!”

Károly, “Bizler, La Ruche Grubu olarak...” diye başladı.

“Bir fotoğrafçı olarak...” diye Ada sözünü kesti. “... ümit vaat ettiğimi, Brassai gibi bir ustanın bile yanımıza gelip sohbet etmekten çekinmesinden anlayıp keyifleniyorum.” Gururla saçlarını geriye atarak çenesini kaldırdı ve alayla karışık bir sesle, “Şimdilik sadece kafelerde satılıyor fotoğraflarım ama olsun,” dedi. “La Rotonde’da geçen gün verdiğimiz akşam yemeği davetinin hesabını üç fotoğrafımı hediye ederek ödedik. Aslında hiç de fena sayılmaz.” Sonra kaldığı yerden devam etmek üzere Rudi’ye döndü. “Evet ne diyorduk?”

Sanatla ilgili sohbetleri, ara sıra Rudi’nin işiyle ilgili olarak sorulan nezaket sorularına verdiği cevaplarla ve Macaristan’daki politik gelişmelere yönelik yorumlarıyla bölündü. Ekim ayında Kral Naibi Horthy’nin Gömbös’ü başbakanlığa atamasıyla birlikte sağ kanadın güçlenmeye başlaması herkesi endişelendiriyordu.

“Bazı bakanlıklara Musevi asıllı politikacıları getirmiş olmasına aldanmamak lazım. Ne kadar inkâr etmeye çalışırsa çalışsın Gömbös’ün koyu bir Musevi düşmanı ve gerici bir demagog olduğunu inkâr edemeyiz. Sağı destekleyen büyük bir kitle var. Küçük toprak sahipleri, kaybettiğimiz topraklardan göçenler, işsiz kalan kamu görevlileri, askerler...”

“... yeni üniversite mezunları,” diye araya giren Károly Rudi’nin sözlerini tamamladı. “Genç zihinleri zehirlemek o kadar kolay ki.”

Siyasi gelişmelerle kısa kısa kesilse de sonunda hep sanata dönen sohbetleri, eşsiz bir kestaneli hindi, her biri bir öncekinden daha güçlü olan kırmızı şaraplar, görkemli peynir arabasından seçilen çeşit çeşit peynirler, karamelli sufle ve egzotik meyveler eşliğinde devam etti. Ve en nihayetinde, aslında Noel’de yenilen ama yılbaşı yemeklerinin de ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan ağaç kütüğü şeklindeki meşhur yılbaşı pastası sofraya geldiğinde Rudi de sanatla ilgilenmiş görünüyordu. Sürrealizmle ilgili olarak Ada’yı soru yağmuruna tutmaya başlamıştı. Ada ise fırsat bu fırsat hevesle sürrealizmin reklamını yapmayı sürdürüyordu.

“Mantığın baskısından sıyrılabildiğinde ortaya çıkan desenlerin tuhaf bir gücü vardır. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi. Ya da bilinçle güdülmeyen yaratıcı gücün ortaya koydukları gibi. Sürrealizm önceleri bu şekilde, bilinçle güdülmeyen resimlerden ibaretti. Otomatizm diyorlardı. Amaç yeni ve şaşırtıcı rastlantılar yaratmaktı. Ama son birkaç yıldır otomatizmden uzaklaştılar. Şimdilerde ‘rüya tablolar’ yapıyorlar. Nesneleri şoke edici şekillerde bir araya getirerek gerçeğe yeni bir anlam kazandırmaya çalışıyorlar. Tablolarında bir hikâye var elbette. Hiçbir anlam taşımayan bir hikâye. Aynen bir rüya gibi.”

Hâlâ ütüsü bozulmamış bembeyaz ceketleriyle koşuşturmaya devam eden garsonların tepsilerinden masalara yayılan mis gibi kahve ve konyak kokuları gecenin sonuna yaklaştıklarını haber verirken Rudi, sürrealistlerin başını çeken ve “Papa” olarak adlandırılan André Breton’la tanışmak ve sekiz yıl önce yayınlanan Kaybolan Adımlar başlıklı bildirisini okumak isteyecek kadar konuya dahil olmuştu. Sabahın üçünde, dizi dizi şampanya şişelerinin, boş kadehlerin, ışıltılı kâğıtlarla süslenmiş karton şapkaların ve buruş buruş olmuş peçetelerin yığılı olduğu masaları kesif bir sigara bulutunun arkasında bırakarak, alkolün ve eğlencenin verdiği tatlı bir sarhoşlukla La Coupole’ü terk ettiler. Kafenin tabelasının, gecenin karanlığına yayılan neon ışığının altında Ada, Rudi’yle sohbetine son noktayı koydu.

“Károly eninde sonunda sürrealist akıma katılacaktır. Gerçek bir nesnenin, alışılmamış bileşimler içinde görünmesiyle ortaya çıkan ender etkilerin dayanılmaz çekiciliğine direnmesi imkânsız. Gerçek bir nesnenin, alışılmamış bileşimler içinde görünmesi. Objet dépaysé. Tıpkı homme dépaysé gibi. Doğup büyüdüğü topraklardan uzak kalan bir insanın yarattığı ender etkiler... Károly’un şimdilik belki resimleri sürrealist değil ama er veya geç olacak. Çünkü Károly’un kendisi sürreeldir. Gerçeküstüdür. Bunu kendisi göremese de ben görebiliyorum.”


Continue reading this ebook at Smashwords.
Download this book for your ebook reader.
(Pages 1-42 show above.)